Röportaj, Video Haberler

Adli tıp uzmanı Prof. Dr. Fincancı:MİT’in Ankara’daki işkence merkezi eninde sonunda ortaya çıkacak

Adli tıp uzmanı Prof. Dr. Fincancı: Yakın tarihimizden bu yana bazı resmi yerler işkence için kullanılıyor. Çoğunlukla Ankara’da resmi bir takım binaların içinde işkence yapılıyor. Ziverbey Köşkü gibi eninde sonunda bunlar da ortaya çıkacak.

Adli Tıp, işkencenin saptanması ve rehabilitasyonu alanlarında uzman Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) kurucu üyesi Prof. Dr Şebnem Korur Fincancı, 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından geçen üç yılda Türkiye’de yaşanan insan hakkı ihlallerini Kronos’a anlattı. Bu dönemde hak ihlallerinin yaygınlaştığını vurgulayan Fincancı’ya göre en çarpıcı olanın ise 90’lı yıllardaki gözaltında insan kaybedilmelerinin yeniden hayata geçmesi olduğunu söylüyor. Bir fark olduğunu ekliyor; “15 Temmuz’dan bu yana 28 kişi kayıp. Bu kayıplardan ikisine canlı ulaşabildik. 90’larda bir daha canlı görülmüyorlardı…” 

15 Temmuz Darbe Girişimi ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevinden uzaklaştırılan ve Barış İçin Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı için yargılanan, hakkında 2 yıl 6 ay hapis cezası verilen Şebnem Korur Fincancı için son savunmasını yapacağı duruşmasından bir gün önce buluştuk. Her şeye rağmen umutlu olduğunu ifade eden Fincancı ile çıkardığımız üç yıllık hak ihlalleri karnesi şöyle; gözaltında kayıplar arttı, gizli gözaltı merkezleri özellikle Ankara’da yaygın, savaş halinde bile yasak olan işkence çok yaygın… En çok kullanılan yöntemler ise; elektrik, falaka, pozisyonel işkence, cinsel saldırı, tehdit… 

Söz Şebnem Korur Fincancı’da… 

15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından ilan edilen OHAL ile birlikte geçen üç yılda Türkiye’de insan hakları ihlalleri özellikle işkence iddiaları, KHK’larla görevlerinden alınan ve yargılanan sizin gibi akademisyenler, tutuklu gazeteciler birinci gündem maddesi oldu. Siz bu üç yıllık süreci özetlerseniz ilk aklınıza gelen ne olur?  

Aklıma gelecek ilk şey gözaltında kayıpların yeniden başlamasıdırBiz 1990’lı yıllarda kaybedilmelerle sıklıkla karşılaşırdık ve cenazeleri ya kimsesizler mezarlığında bulunurdu ya da bir yol kenarına atılmış halde bulunurdu. Büyük bir kısmı da maalesef hiç bulunamadı. Türkiye’nin bir toplu mezar gerçeği de var; her ne kadar olmadığı iddia edilse de zaman zaman yerler gösteriliyor ve bir soruşturma açıldığında da kazı yapılan yerde kemikler bulunuyor. Şimdi de 15 Temmuz sonrasında yeniden kayıplarla karşı karşıya kaldık. Çok fazla ihlal var ama esas çarpıcı olan 90’lardan sonra 2000’ler sürecinde çok karşılaşmadığımız, hayatımızda olmayan bir durumun yeniden hayatımıza girmesidir. Bunun dışındaki ihlaller her zaman vardı. Belki toplumda çok fazla görünürlüğü olmuyordu. 2000’ler itibaren Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde önleyici mekanizmalar kurulduğu için daha korunaklı oluyordu, daha erken bir dönemde müdahale ediliyordu. Fakat 15 Temmuz Darbe Girişimi ardından OHAL’le birlikte siyasi irade bir takım hakların askıya alındığı söylemi geliştirdi. Oysa temel haklar hiçbir şekilde askıya alınamaz. İşkence yasağı temel bir yasaktır ve savaş halinde bile bu yasak çiğnenemez. Fakat 15 Temmuz itibariyle servis edilen ilk görüntülerle de işkence yasağının hiçe sayıldığı, yaşam hakkı ihlalinin olağanlaştırılmaya çalışıldığı bir durumla karşı karşıya bırakıldık. Zaten o gece köprünün üzerinde yaşananlar kabul edilebilir bir tablonun dışındaydı.  

Köprüde başı kesilerek öldürüldüğü iddia edilen askerlerin otopsi raporlarını incelediniz mi?  

İki tane boğaz kesme iddiası vardı. Dolayısıyla avukatlar ilk aşamada dış muayene bulguları ve otopsi sonrası ön rapor verirler. Bunları iletmişlerdi. Ve gerçekten raporlarda boğazlarının kesildiğini görmüştük. Burada bir linç tablosunun ortaya çıkması inanılır gibi değil ve bunun engellenmeye çalışılmaması da ayrıca bir sorundur. Üstelik devlet yetkilileri tam tersine böyle bir tablonun olağan ve maruz görülmesi gerektiğini iddia ediyordu. Oysaki gencecik Harp Okulu öğrencisi çocuklardı, erlerdi.  

OHAL’le birlikte gözaltı süreleri 30 güne uzatıldı. Bu çok uzun bir süredir. Beş gün avukatla görüşmeye izin verilmediği bir süreçti. Tümüyle iletişimin kaldırıldığı bir süreçle karşı karşıya kaldık. Ve gözaltı sürelerinin uzatılması demek kaçınılmaz şekilde ihmallerin de uzaması demektir. Usul güvencesinin ortadan kaldırılması demektir. Avukata ulaşamadığında alıkonulduğu yerde ne yapıldığı bilme olanağımız yoktur. Yakınlarına haber verme olağanı da yoktur. Dolayısıyla bu insanlara ne olduğunu bilme olanağımız bile olmayabilir. Buradan da kayıplar söz konusu olabilir ve hiçbir şekilde haberdar olamazsınız. Bu dönemde gözaltı süreçlerinde işkencenin önlenmesi amacıyla 24 saatte bir giriş ve çıkış gözaltı muayenesi kurala bağlanmıştı. Bunu ilginç bir şekilde devam ettirdiler. Ama şöyle; gözaltı merkezlerine hekimleri getirerek muayenelerini yaptırdılar. Gözaltı merkezinde hekimin bağımsız olarak muayene edebilmesinin olanağı yok. Orası zaten alıkoyanların mekânıdır ve hekim kendisini baskı altında hissedecektir. Eğer alıkonanların merkezine geliyorsa bunlarla işbirliği içindedir ve asla alıkonulanla güven ilişkisi kurulamayacaktır. Duruşmaları beklerken adliyede birkaç saatlerini geçirdikleri küçük yerlerde gözaltı yapıldı. İnsanlar adliyenin bodrum katındaki nezarethanelerde kapalı, havalandırması olmayan yerde 30 gün boyunca tutuldu. İlk günler hele yarım litrelik pet şişelerde su verildi. O kadar sıcak ve öyle bir ortamda bu su ne işe yarabilir? En temel gereksinimleri ortadan kaldırılmış durumda tutuldular. Sonrasında TBB ve THİV olarak hekimler için bir tutum belgesi yayınladık. Alıkonulma merkezlerinde muayene etik değil, ihlal yapıyorsunuz dedik. 

Bunu soracaktım. Sizin hekimlere yönelik bu çalışmanız nasıl karşılık buldu? Nasıl geri dönüşler oldu? Bir azalma veya reddiye oluştu mu? 

Biz bunu sadece doktorlara yönelik yapmadık. Sağlık Bakanlığı’ndan başlayarak sağlık müdürlüklerine, hapishane başhekimliklerine, her yere ilettik. Bu İstanbul’da karşılık buldu. Vatan Caddesi’nde gözaltında tutulanlar için hekim getiriliyordu. Bizim bu girişimimizin hemen ardından Sağlık Müdürlüğü 29 Mayıs Hastanesi’yle anlaştı. 29 Mayıs Hastanesi’nin poliklinik binası gözaltı muayene birimine çevrildi. O dönem yetkililer şöyle bir gerekçe öne sürdü; “Linç girişimleri olabilir, can güvenlikleri yok. Biz onları korumak için çıkarmıyoruz. Böyle bir şey söz konusu değil, ayrıca inandırıcı da değil. Kaldı ki linç girişimi olacaksa bu insanları kelepçeyle muayeneye neden zorluyorsunuz? Başında neden polis bekliyor? Buna benzer pek çok soru var. Özetle ilk dönem özellikle usul güvenceleri ortadan kaldırılmış oldu. Mücadelelerle insan haklarını geliştiriyorsunuz, usul güvenceleri getiriliyor ve şimdi bunlar gene olabildiğince pervasız bir şekilde harcanıyor ve burada ısrar ediliyor.  

Mesela Ankara’da spor salonu gözaltı birimi olarak kullanıldı. Hala da kullanılmaya devam ediliyor. Orada hekim muayenesi spor salonunun bekleme alanında yapılıyor. Herkesin gözü önünde yapılıyor. Gözaltındakiler sıraya giriyor ve; “Bir şeyin var mı?” diye soruluyor, “Yok” deniliyor. Bu şekilde bir gözaltı muayenesi yapılıyor ve rapor düzenleniyor. Bunların her biri ihlal olarak karşımıza çıkacak. Nasıl ki 80’ler, 90’lar AİHM’de karşımıza ihlal olarak çıktı ve tazminatı vergilerimizle ödemek zorunda kaldıysak, önümüzdeki yıllarda da bu dönemin ihlalleri bu şekilde karşımıza çıkacak ne yazık kiyüzden 15 Temmuz Darbe Girişimi ile birlikte ortaya çıkan tablo tamamıyla bir hak ihlalleri tablosudur. Gözaltında kayıplar beni en çok korkutanlardan birisidir, çünkü 90’lar bizim için korkunçtu. Bu dönemin bir farkı var sadece, birkaç kişi canlı olarak çıktı. 90’larda canlı olarak bir daha görülmüyorlardı.  

Kayıp olduğunu düşünülen ama canlı çıkan böyle kaç kişi oldu?  

Vakfa başvurmuş iki örnek var. Ama daha fazla vardır. Aileler daha çok hukuki destek için İHD’ne başvuruyor. Bize sağlık için görece daha az başvuru oluyor. O nedenle İHD’nin daha fazla bulgusu olabilir. 2016’dan bugüne 28 kişi kayıp. Bu sene kaybolan ve kamuoyunda bilenen kayıp altı kişiden birine ulaştık. Bir de 2018’de kaybolan vardı, ona canlı ulaştık.  

Biraz önce 80’ler ve 90’lar kıyaslamanızdan hareketle sormak isterim; 70’li yıllarda 12 Mart darbesiyle “normal” bilinen bir karakol veya gözaltı merkezine değil de Ziverbey Köşkü gibi hiç bilinmeyen yerlerde insanlar gözaltında tutulurdu. Bu dönemde de benzer gizli gözaltılar konuşulur oldu. Bu ne kadar yaygın? Burada nasıl bir süreç işliyor? 

İşte bu gözaltında kayıp öyküler zaten öyle öyküler. Gözleri bağlı olduğu için nerede tutulduklarını bilmiyorlar. Bazı duyumları oluyor. Örneğin, üst kattan topuklu sesleri duymaları… Sanki yukarısı bir büro, bir ofismiş gibi tanımlıyorlar. Tabi ses yalıtımı tek taraflı mümkün değildir. O yüzden onlar topuklu ayakkabı sesleri duyuyorsa, onlarda aşağıdaki sesleri duyuyordur. Bu nedenle aşağıda gözaltıların yapıldığının bilindiği bir bina ya da resmi veya MİT’in bir binası olabilir. Yahut yukarıda birileri dolaşıyormuş gibi öyle sesler yaratıyor da olabilirler. Çok fazla soru var. Bunların her birinin etkili bir şekilde soruşturulması gerekiyor. Anlatımlara baktığımızda benzer çok fazla öykü var. Dolayısıyla benzer bir yere götürülüyorlar demek ki. Çoğunlukla Ankara’da gerçekleşiyor. Yakın tarihimizden bu yana bu tür yerler işkence için kullanılıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde de benzer uygulamalar var. Çoğunlukla resmi bir takım binalarla ilişkili ya da o binaların parçası olabiliyorlar. Bunlar Ziverbey Köşkü gibi eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Bunlar insanların çok ciddi kaygılarla yaşamasına, korkak davranmalarına neden oluyor, hak talep etme davranışı bozuluyor. Bu açıdan 15 Temmuz’un en büyük etkisi bütün bu hak arama arayışlarını geriletmesi olmuştur. Cumartesi Anneleri’ne bile 700’üncü hafta itibariyle Galatasaray Meydanı yasaklandı, daracık bir sokakta eskiden binlerce insan gelirken şimdi küçük bir sokağa sığabilecek kadar insanla açıklamamızı yapıyoruz. Türkiye’de OHAL neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca var ve hak ihlalleri yeni değil. Ama mücadelelerle kazanılmış hakların geriletilmesi söz konusu olan.  

Size işkence gördüğü iddiasıyla yapılan başvurularda en sık karşılaştığınız bulgular ne oluyor? 

Uzun gözaltı ve işkenceden geçenlerin büyük bir kısmı maalesef tutuklandı. Dolayısıyla onlar cezaevinde olduğu için ulaşıp, muayene edebilme olanağımız yok. Birkaç günlük gözaltından sonra serbest bırakılanlar başvuruyor. Herhangi bir basın açıklaması veya gösteri sırasında gözaltına alınanlar oluyor. Bu kişilerde sıklıkla gördüğümüz kaba dayak. Bununla birlikte ters kelepçe çok yaygın bir uygulama. Ters kelepçe sırasında da yüz üstü yatırıyorlar ve uzun süre yüz üstü yerde bekletme çok yaygın. Ters kelepçeli halde aniden kaldırılış yapılıyor ve bu sanki askı işkencesi gibi etki yapıyor. Omuz ekleminde zedelenmelere yok açıyor. Bu nedenle omuz eklemi hasarlarını sık görüyoruz. Plastik kelepçeyle bunu yapıyorlar ve bundan kaynaklı olarak sinir hasarları da oluyor. El bileğinde yaralanmalar oluyor. Bunun yanı sıra göz yaşartıcı gaz kullanımı nedeniyle göz sinirlerinde hasarlar oluşabiliyor. Yine plastik mermi kullanıma bağlı yaralanmalar olabiliyor. Bunlar bir kısmı. Diğerlerinde Urfa Halfeti’de yapılan gözaltında muayene edilmediler, sanıyorum sonradan gittiler. Avukat görüşmeleri ve bunların raporları var. Ankara’da da mali şube gözaltısıydı sanırım, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin hazırladığı bir rapor vardı. Bunlarda muayene bulguları yok ama bizim vakıf olarak avukatlara verdiğimiz görüşme teknikleri eğitimleri var. Bu eğitimden geçmiş avukatların yaptıkları görüşmelerde birbirleriyle tutarlı anlatımlar var. Bu anlatımlarda cinsel şiddete uğradıklarını gösteren bulgular var. Tecavüz tehdidi de var. Bunun dışında bir de elektrik işkence uygulandığına dair iddialar var. Bunun ne kadar doğru olduğunu muayene etmediğimiz için bilmiyoruz. Bir de pozisyonel işkence uygulaması var; askı bunlardan bir tanesi.  Uzun süre ayakta bekletme, belli bir pozisyona zorlama, falaka gibi işkenceler var. Bunların her biri bu insanları muayene ettiğimizde ortaya konacak şeylerdir. 

Peki, bir de cezaevleri var. Çok fazla bebek, çocuk da bugün anneleriyle birlikte cezaevlerindeler. Koşulların uygunsuzluğu sıklıkla ifade ediliyor ve çıplak arama yapıldığı iddiaları da var. Burada durum nedir?  

Çıplak arama gözaltı sırasında da yapıyor. Pek çok cezaevinde çıplak arama uygulaması olduğunu bize avukatlar aktarıyor. Bir kere normalde 200 bin civarında olan cezaevi kapasitesi şu an itibariyle 260 bini aşmış durumda. 60 binlik bir fazla var. Bunları nereye koyacaksınız? İster istemez ya ranzalar sıkıştırılarak sığdırılmaya çalışıyor ya da nöbetleşe yatıyorlar. Bu dönemde özellikle Gülenci olmakla suçlanan kadınların çok sayıda çocukları var. Bunlar gebelikleri sırasında gözaltı yaşadılar, doğumhane kapısından alınıp cezaevine konuldular… Dolayısıyla hiç olmadığı kadar çok 800’ü aşan bir bebek sayısı var. Cezaevleri bebekler için uygun koşullar değildir. İnanılmaz zor koşullardır. Bir kantin var, burada bulanabilecekler sınırlı. Bebeğin bakımı için gereksinimlerin karşılanması olanaksız hale geliyor. Yazın çok sıcak, kışın ısınması çok zor olan yerler. Bebeklerin vücut sıcaklığı hızla düşer ve buna bağlı sağlık sorunları yaşarlar. Bu nedenle onlar için çok zor bir koşul. Bizim infaz kanunumuzda gebelik ve doğum sonrası için sınırlamalar var. Ama bunlar bu kadınlarla ilgili hiçe sayılıyor. 

İnfaz koruma memurlarıyla ilgili de şöyle bir iddia var; bir kısmı eğer mahpuslara iyi davranırlarsa FETÖ’cü diye ihbar ederiz deniyor, bu nedenle kötü davranmak zorunda olduklarını belirtiyorlar. Bu 15 Temmuz sonrası ortaya atılan iddialardan biriydi. Bunun dışında sayımda kötü davranma var. Hücrelerin, koğuşların aramalarıyla insanları taciz etme, ortalığı dağıtma, eşyalarına zarar verme iddialar arasında.  

Tecrit uygulaması ne kadar yaygın? 

Zaten 2000 sonrası F Tip’leriyle tecrit hayatımızın bir parçası oldu. Behiç Aşçı’nın açlık greviyle birlikte bir hak kazanılmıştı. Belli bir süre görüşme olanağı verilmişti. Haftanın belli günlerinde koğuşlar arasında birleştirme yapılıp havalandırmanın ortak kullanılması gibi düzenlemeler vardı. Pek çok cezaevinde bunlar da ortadan kalktı. Tek kişilik hücrelerde tutulan çok sayıda insan var. Tek işi bırakın, üç kişi kalanlar var. F Tip’lerinde üç kişilik hücreler var ama bu da tecrit uygulamasıdır. Çünkü siz sürekli aynı insanla bir arada olduğunuz o izolasyonu yaşamış oluyorsunuz. Tecrit olmaması için değişkenlik, çeşitlilik gerekiyor. Koşullar gerçekten çok ağır. Bunların dışında kitap sınırlaması var. Birçok yerde hiç kitap verilmediği iddiaları var. Bunlara hep iddialar diyorum çünkü biz sivil toplum örgütleri olarak cezaevlerine girip inceleme yapabilme olanağından yoksunuz. Açlık grevleri yaşandı. Bittikten sonra Tabip Odaları, THİV, İHD olarak açlık grevinin ardından beslenme düzenlemelerini biz yapalım diye talepte bulunduk. “Biz yapıyoruz” denilerek taleplerimiz her yerden reddedildi.  

En son Elazığ Cezaevi’nde çocuklara işkence yapıldığına yönelik iddialar gündeme gelmişti. Çocukların cezaevlerindeki durumlarına ilişkin değerlendirmeniz nedir?  

Bu apayrı bir sorun… Çocukların cezaevinde zaten ne işi var. Türkiye’de çocuk cezaevi diye bir şey yok. Yetişkinlerle bir arada tutuluyorlar. İlla alıkonulacaksa onlara uygun hale getirilmiş ortamlarda bunun yapılması gerekiyor. Çocuklar bu cezaevlerinde gerçekten bir suçluya dönüşebiliyorlar… Ayrıca maruz kaldıkları ihlalleri de saymakla bitiremeyiz. Çok korkunç… Çocukların cinsel yönden istismara uğramaları çok yaygın… Diğer işkenceleri saymıyorum bile…  

Bütün bu ihlaller nasıl önlenebilir? En acil ne gibi adımlar atılabilir, atılmalı? 

Bağımsız insan hakları örgütlerinin düzenli olarak denetlemesiyle önlenebilir. Böyle bir denetim olmadığında aslında biz bir taraftan oradaki görevlileri suça itmiş oluyoruz. Çünkü denetimsiz kaldıklarında, korunup cezasız kaldıklarında bunları görevlerinin bir parçası olarak görüyorlar. Oysa düzenli denetimler olsa, bir ihlal görüldüğünde yapan görevinden uzaklaştırılsa onlarda bunları yapmayacaklar. Aslında bu onlara da haksızlık.  

Bir yazınızda İHD ve THİV olarak yaptığınız ortak bir açıklamadaki, “Bir arada yaşadığımız yurttaşlardan bir kısmına bizzat ‘bizim adımıza’ acı çektirilmesine izin veremeyiz” ifadesine tekrar yer vermişsiniz. Bu cümlenizden hareketle sormak isterim; Türkiye toplumu burada nasıl bir sınav veriyor? İşkenceye olan duyarlılıkta ne kadar yol alındı? 

Eskisine göre çok daha duyarlı. Uzun yıllar yapılan çalışmalar toplumda da karşılık buldu. 70’lerdeki işkence duyarlılığıyla bugünkü işkence farkındalığı çok daha fazla durumda. İnsanların ses çıkarmıyor olması farkında olmamalarından veya duyarsız olmalarından değil; korkularından. Bu çok olağan bir durumdur. Çünkü işkencenin amacı zaten toplumda bir korku iklimi yaratmaktır. Bunu başarıyla yerine getirmiş durumdalar. Bu kadar yaygınlaşmış gözaltılar, tutuklamalar, hiç iddianame olmadan bir yılı aşan tutukluluklarla insanlar seslerini çıkartmaya korkar duruma geldiler. Zaten 1980 sonrası örgütlenme alışkanlığını kaybetmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Ne kadar duyarlılık kazandırmış olursak olalım, bir örgütlü değiller. Bir örgütün içinde, dayanışma içinde, birbirlerini koruyarak hak talebinde bulunma davranışı için daha uzun zamana ihtiyaç olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Bugünden yarına bir değişim meydana getirmek mümkün değil. Aslında bugünden yarına önemli değişimler oldu. İnsanlar kendisi gibi düşünmeyene işkenceyi olağan karşılarken bugün daha çok insan bunun olmaması gerektiğini, ne suç işlemiş olursa olsun kimseye işkence yapılamayacağını biliyor ve bunu söyleyebiliyor. Tabi ki çok özel durumlarda daha saldırgan, linççi yaklaşımlar gelişebiliyor. Önemli olan bu davranışların asla hoş görülmeyeceğini her seferinde yeniden ve yeniden hatırlatmaktır.  

Türkiye’de son dönemde özellikle Suriyeli’lere yönelik linç girişimlerinin çok yaygınlaştığını görüyoruz. Diğer yandan OHAL’le birlikte çıkarılan KHK’lardan biri sivillere yargı muafiyetini getirmişti ve halen yürürlükte. Türkiye’de buradan bir geri dönüş bekliyor musunuz? Türkiye’de yakın vadede insan haklarının gelişimi konusunda ne öngörüyorsunuz?  

Aslında 2015 sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte terörle mücadele eden devlet görevlilerinin işledikleri suçlar nedeniyle yargılanmayacağına dair bir kararname çıkmıştı ve bu yasalaştırılmıştı. Cezasızlık zaten yasal hale getirildi. 15 Temmuz sonrası siviller için de getirildi. Bunlar çok tehlikeli şeyler. Böyle bir düzenlemeyle linç tabi ki yaygınlaşır. Çünkü insanlar herhangi bir şekilde yargılanmayacaklarını düşünüyorlar ve pervasızca davranabiliyorlar. Topluluk davranışı çok farklıdır. Çok ani değişebilir ve ölümcül hale gelebilir. Burada önemli olan bu topluluk davranışını engelleyecek, toplum algısını geliştirecek çalışmalar yapmaktır. Tabi ki bu değişecektir. Toplum, daha iyiye, daha güzele ulaşmak için çabalayacaktır. Bu kadar kötücül olmayacaktır. Ama bu zaman alacaktır. Ben umutluyum. Çünkü her şeye rağmen; bütün bu algı operasyonlarına rağmen, bağımsız basının sosyal medyayla sınırlandığı koşullarda dahi toplumda ciddi bir farkındalık var. O nedenle insanların ne kadar hızla iyiye yöneldiğini de görebiliyoruz. İnsanların çözüm süreci denilen ne olduğu belirsiz süreçte bile daha barışçıl, daha yumuşak, daha sakin, daha şiddetsiz bir Türkiye yaratılabildi. Bunun kalıcı olabilmesi için daha somut adımlar atmak, hayatın her alanına bunu yaymak gerekiyordu. Bu yapılmayınca, üstelik de siyasi irade tarafından şiddet davranışı olumlanıp, desteklenince hızla linççi yaklaşım gelişebildi. Ama bunu hızla geri döndürmek de mümkün. Yeter ki daha barışçıl bir dille toplum olmayı becerebilelim. Toplum olabilmek, ortak kültürü, ortak değerleri, birlikte yaşamayı gerektirir. Onlar olduğunda zaten bu ortak değerler üzerinden yürürüz. Ortak değerlerimizi kaybettik biz. Yeniden bu değerleri kazandıracak çalışmalar yapmak gerekiyor.  

Son olarak hakkınızda kesinleşmiş bir hapis cezası var ve bugün bir duruşmanız var. Burada süreç ne aşamada ve beklentiniz ne yönde? 

Son savunmam bekleniyor. Bir de Anayasa Mahkemesi’nde özellikle Barış Akademisyenleri’yle ilgili ifade özgürlüğü ihlallerine ilişkin bekleyen dosyalar var. Dolayısıyla AYM’nin kararının beklenmesi yönünde erteleme olabiliyor. Bu nedenle erteleme talep edeceğiz. Ertelemiyoruz derlerse son savunmamı yapacağım. O zaman bir karar verebilirler. 13. ACM akademisyen davalarının hepsinde erteleme kararı verdi. Herhalde yine erteleme kararı verecektir. Bu belirsizlik çok kötü. Bir an önce ne olacaksa olup bitse diye bir duygu da yaşamıyor değilim. (gülüyor) Çünkü her şey askıda kalıyor. Öbür türlü ne yaşayacağınızı bilirisiniz… AYM genel kurul kararı ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde olursa pek çok dava için ön açıcı olacaktır. Bu toplum içinde olumluluk barındıracaktır. Umarım öyle olur ve umarım hiçbirimiz düşündüklerimiz, söylediklerimiz yüzünden cezaevine girmek durumunda kalmayız.  

Reklam

Döviz - Borsa - TL

Avustralya Doları
3,969
Amerikan Doları
0,59607
Euro
6,3825
İngiliz Sterlini
7,452
BIST
104360
Altın
5,797
Son Güncelleme: 13.11.2019 07:51