Manşet, Yazarlar

Mânevîyâtımızı katleden, Ulemâ-i sû kimdir

Bu yazı yaşlılık ve hastalıktan ötürü “sarayın fetvacılığı” ile yazmayı bırakıp helâlik isyeyen Hayrettin Karaman ve benzerlerine atfen tekrâr nazarlarınıza sunulmuştur.

Hepimiz biliriz, Allâh’ın arslanı Hz.Ali Efendimiz (ra), çok küçük yaştan beri Peygamber Efendimiz’in (sav) yanında büyümüştür, Efendimizin (sav) neredeyse bütün ev, âile, şahsî hayâtına vâkıf, en önemli şâkirdi sayılabilir.

İlk dört müslümandan biri, dâmâd-ı resûl (sav), hulefâ-i râşidinin dördüncüsü, cennetle müjdelenmiş on sahâbiden biri ve herkesin kabülüyle şâh-ı velâyettir.

Hakkında ne kadar güzelleme yapılsa sezâdır-azdır.

Efendimiz’den (sav) duymuş olduğu çok sayıda hadis-i şerîfi, meşhûr cevşen-i kebîri nakletmiş, yine Efendimizin gaybî haberlerini iki kasîde şeklinde dile getirmiştir, Bu kasîdeler Ercüze ve Celcelûtiye olarak adlandırılmış, asırlarca okuna gelmiştir.

Hz.Ali Efendimiz (ra) Ercüze’sinde ahirzamâna ve bu zamândaki “azgınlar” diye vasıflandırdığı bir kısım insanlara dikkat çekerek ;

  • Şüphesiz ahirzamânın azgınları o âlimlerdir ki, ağızlarını tatlandırdılar.
  • Sonra hevâlarına tabi olmaya yöneldiler.
  • İlmi, sevâb isteyerek okumadılar.
  • Ancak dünyâda kolaylık için okudular.
  • Onları mal ile genişlemiş ve karınlarını haram ile doldurmuş görürsün.
  • Bu yüzden (onlar yüzünden) insanları zillette bulursun.
  • Zirâ âlimin kayması bin kaymaya bedeldir.
  • Âlimin musîbeti ilmiyle amel etmediği zamandır.”

buyurmakta, bu tâlihsiz zümreyi, ihtâr ile acınası hallerinden bahsetmektedir.

İşte işâret olunan bu zümre ulemâ-i sû ( kötü âlimler) ismiyle adlandırılmıştır.

Hz.Ali Efendimiz (ra) ifâdeleriyle bu kimselerin tam profilini ortaya koymaktadır.

Üstâd Bedîüzzamân ise yine Hz.Ali Efendimize müsteniden On Sekizinci Lem’a’da “ulemâ-i sû” için şu tespit ve tarifte bulunur; “Âhirzamânın fenâ adamları bir kısım ulemâü’s-sûdur ki, hırs sebebiyle bâtınlarını haramla doldurmak için bid’alara yardım ve fetvâ verenlerdir.”

(Üstâd Bediüzzaman Hazretlerine göre bid’alara tarafgir olmak yedi büyük günâhtandır, fetvâ vermeyi ise düşünemiyorum bile )

Hocaefendi’nin “ulemâ-i sû” tarifi ise şu şekildedir;

“Ulemâ-i sû” kötülüklerden sıyrılamamış, onlarla içli-dışlı âlimler demektir. Meseleleri hep iyilik yolunda değerlendirmesi, iyilikle yoğurması, sürekli meşrûyu takip etmesi ve meşrû dairede dolaşması gerekirken, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu malumâtı sûiistimâl eden veya yerinde kullanmayan ilim ehline “ulemâ-i sû” denir.

Bu herkes için bahis mevzuu olabilecek bir hadisedir fakat muktedâ bih (kendisine uyulup ardı sıra gidilen) ve kudve (halk tarafından takip edilen) kimselerin, rehber konumundaki insanların sûiistimali çok kötü neticelere sebebiyet verir ki, işte o kötülüklere sebep olanlara “ulemâ-i sû” denir.

Yine Hz.Bedîûzzamân uyarı mâhiyetinde,

  • “Ey ulemâü’s-sû, bizi aldatamazsınız; sizden ve sizin samimî yoldaşlarınız olan cinnî ve insî şeytanlardan, ehl-i bid’anın şerlerinden Allah’a sığınırız.
  • Ali (r.a.) kerremallâhü vechehü hiddet ettiği ve bid’aya taraftarlık eden bir kısım ulemaü’s-sû’a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği malumdur.
  • Sizler Hz. Ali (r.a.) Efendimizin şiddetli tokatlarını yiyorsunuz haberiniz ola!
  • Şu nokta ise hiç unutmamalı: “Ulemâü’s-sû‘ hakkında bir tehdid-i azîm var; bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli.” buyurmaktadır.

Âhirzamân fitnesini anlatan Hadis ve rivâyetlerde üzerinde durulan “ulemâ-i sû” tabiki en çok hakiki ulemâya dokunacak onların meslek ve meşrebine zarar vermeye gayret edecektir.

Ve mallesef bunu dünyâ adına yapacaklar, “bilerek dünyâ hayâtını ahirete tercih edeceklerdir.”

İşte Bediüzzaman Saîd Nûrsî Hazretleri’de bundan payını almış, hayât boyu bu nev’i insanların yaptıklarından sıkıntı çekmiş onlarla da mücadele etmiştir.

“Acaba Risale-i Nur gibi Kur’ân’ın mânevî bir tefsirine karşı, ulemâü’s-sû’ tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette müellifine ve eserlerine saldırıyorlar. Olsa olsa o ulema-i sû’ aldanmış ve aldatılmıştır. Ya da kalbindeki fesad O’na böyle bir fiili işletmiş olmalı. Çünkü ulemâü’s-sû’ şeâir-i İslâmiyeyi tağyir eder ve böylece ehl-i bid’adan addolunur.”

İsim vermek istemiyorum,hepsi vefat edip gitmislerdir, fakat;

  • kimisi evladini ve halki uzerine salmis
  • kimisi getirilen eserini yere calmis
  • kimisi irkiyyet mulahazasi ile aleyhinde olmus
  • kimileri ise zulme elindeki variyeti kaybetmeme adina susmustur
halbuki, Hocaefendi’nin ifadesiyle;

İnsan bilgisiyle amel ediyorsa, zirve yapar. Onun için “Alimler peygamberlerin varisleridir!” buyurulmuştur. Fakat Sâdî’nin “Gülistan”da dediği gibi, bildiğiyle amel edene âlim denir. Şayet bir kimse çok biliyor, kitapları ezberlemiş bulunuyor ama malumatını fiiliyata taşımıyorsa, onun nasibi sadece dimağ yorgunluğu, kalb yorgunluğu, vicdan yorgunluğudur! Bildiklerini din ve diyanet adına pratiğe döküp onları realize etmeyen ve yaşamayan kimse -Sâdî’nin ifadesiyle- cahildir!

Âlimler pozitif alanda nasıl değerlerini yükseltiyor ve kıymet üstü kıymete ulaşıyorlarsa, kötülük yaptıkları zaman da öyle esfel-i sâfilîne sukût ediyorlar.

Evet susmakla sükût etmişlerdir.

Ve mes’uliyetleri çok büyüktür..

Çünkü onlara bakan, onların gözünün içine bakan, onların ağzına bakan, onların tavır ve davranışlarına bakan bir sürü insan vardır. Bir sürü insan vardır ki derslerini onların hallerinden, temsil keyfiyetlerinden, konumlarından, yorumlarından, dine bakışlarından, ciddiyetlerinden veya gayr-ı ciddi olmalarından alırlar. Onların hallerine göre diğerlerinin kalbî ve ruhî hayatlarında bir şekillenme olur. Bir insanın kendi kendine, şahsen, münferiden inhiraf yaşaması, sadece kendisi hesabına bir inhiraftır, kendisi hesabına bir sukûttur, kendisi hesabına bir tökezlemedir. Fakat milletin, gözünün içine baktığı bir cami imamı, bir müezzin, bir müftü, bir diyanet işleri reisi veya bir devlet başkanının vebali bir yönüyle tesir alanları ölçüsündedir. O insan inhirafıyla -hafizanallah- koskocaman bir milleti aldatıyor, bir beldeyi aldatıyor, bir kasabayı aldatıyor, bir köyü aldatıyor, bir cami cemaatini aldatıyor demektir. Şimdi bu, bir tek insanın münferit günahı, vebali, sûiistimali, âlim-i sû olması mesabesinde değildir. Bu çok daha büyüktür!

alıntılar yaptığımız “http://www.herkul.org/tag/ulema-i-su” ocak 2014 tarihli sohbetinde Hocaefendi hadiste geçen dînin afetlerini sayarak devam ediyor,

Dinin Afetleri

Zikredilen hadis-i şerifte şu hakikate göre bir sıralama yapılmıştır: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Dinin afeti üçtür:

  • Fakîh-i fâcir (günahkar fıkıhçı),
  • imam-ı câir (zalim idareci),
  • müctehid-i câhil (kendi reyine göre ibadet ü taatte bulunan cahil kimse).”
“fakîh-i fâcir”

1) Din adına bela, handikap, musibet, Allah’ın musallat kıldığı en kötü afet olarak sayılan üç zümrenin başında gelmektedir. Yani, fakîhtir; Kitap’la, Sünnet’le, Fıkıh’la meşgul oluyor ama fâcir;

  • esas çizgisini koruyamıyor,
  • fucûr yapıyor.
  • Bağışlayın; yerinde bohemliğe düşüyor;
  • yerinde rüşvet alıyor;
  • yerinde hırsızlık yapıyor;
  • yerinde millet malını gözetmiyor;
  • helal haram düşünmeden, bir yönüyle “keyfe mâ yeşâ” nasıl isterse öyle yaşıyor.

Bu açıdan da böyle bir fakîhin gözüne bakan onun gibi yaşıyor.

Mesela; bir teolog

  • “Efendim, bunda bir mahzur yok!” derse, millet o mevzuda boş durur mu?
  • “Bu kadarcık, minnacık bir şey çalmışlar, ne olur bundan?!.” falan diyorsa,
  • millet “İyi, bize de hırsızlık yolu açıldı!” der mi demez mi?
  • “Efendim, buncacık rüşvetten ne çıkar?!.” falan dediği zaman, bütün işler bir yönüyle rüşvet yörüngesi üzerinde cereyan etmeye başlar mı başlamaz mı?
  • Ve bütün bir milleti inhirafa sevk etmiş olur mu olmaz mı?

Dolayısıyla ferdî bir inhiraf, sukût, kaybetme gibi değil, bunlarınki çok büyük olur.

Böyle davrananlar -bir yönüyle- Cenâb-ı Hakk’ın insanlara musallat ettiği şeytandan daha kötü kimselerdir. Çünkü şeytan soldan gelir bir yönüyle, size kötülükleri telkin eder, o yönden sizi baskı altına almaya çalışır. Fakat camide, taylasanlı gördüğünüz adam, bir teolog bunu yapıyorsa ve gevşek davranıyorsa, bir yönüyle halkı öyle bir inhirafa çağırmış, davet etmiş, sevk etmiş ve onları da gevşekliğe çekmiş olur hafizanallah. Onun için fakîh olan bir fâcir, dini biliyor gibi görünen bir insan, insanları ifsat edenlerin başında gelir. Denebilir ki, onların serkârıdır, pîşuvâsıdır, piştârıdır. Cehennem’e giderken de iğfal ve idlal ettiği insanların önünde yürüyecektir.. ve yürüdükleri o yolda yol boyu hep hacalet yaşayacaktır. İnsanlığın İftihar Tablosu da hidayetlerine vesile olduğu, yürüyecekleri yolu gösterdiği nûrefşân toplulukların önünde yürüyecek; Sırât’tan geçerken Cehennem alttan seslenecek: “Çabuk geçin, ışığımı söndürüyorsunuz!” diyecek. Evet, iyi yola sevk edenler de öyle olacak.

“cevreden zalim”

REPORT THİS AD

2) İkinci sırada “cevreden zalim” sayılıyor. (konumuz olmaması hasebiyle tayyediyorum)

“müctehid-i câhil”

3) Üçüncü olarak da “müctehid-i câhil” zikrediliyor. Çağımızda çok olan bir şey…

Câhil müctehid Kitab’ı bilmez, Sünnet’i bilmez ama içtihatta bulunur. Günümüzde çok müctehid vardır. Zannediyorum, kütüb-ü ehâdîsiye açısından, o mevzuda uzman herkesin ilk planda okuması gerekli olan Kütüb-ü Sitte’dir. Yemin ederim, hocalık taslayan, müctehidlik taslayanlar bu kitapları -hele bir şerhle- katiyen okumamışlardır. Hatta hadisçiler bile bunları yakın takibe alarak baştan sona kadar okumamışlardır. Kaldı ki bunun dışında Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i var, İmam Malik’in Muvatta’ı var, zevâide dair yazılmış kitaplar var, Darekutniler var, Hakim’in Müstedrek’i gibi eserler var. Bir insanın, bütün bu hadisleri gözden geçirmedikten sonra Kur’ân’a dair incelikleri onlara has keyfiyet içinde, onların haysiyetini koruma keyfiyetinde bilmesi mümkün değildir. Şimdi bu tür insanların içtihattan dem vurmaları cehaletlerini ilandan başka bir şey değildir. İster tefsir uzmanı olsun, ister hadis uzmanı olduğunu iddia etsin, ister fıkıh uzmanı olduğunu iddia etsin, isterse de kelam uzmanı olduğunu iddia etsin; Kitap, Sünnet ve Fıkıh bütün külliyatıyla -bir de müzakere edilerek- gözden geçirilmemişse, Kıtmir onlara cehaletlerini bilmeyen cahiller nazarıyla bakar.

Ortaya koydukları “güyâ eserler” noktasıyla:

Cehaletini bilmeyen cahiller bunlar. Unvanlar önemli değil. Kitapların fihristlerine bakar, fişlersiniz; fişleri bir araya getirir, işlersiniz; sonra bir şey olduğunuzu düşlersiniz; sonra da müctehid olduğunuzu düşlersiniz. Öyle fişlemeyle, işlemeyle, düşlemeyle müctehid olunmaz.

Ve şu temenniyle bitirir büyüğümüz ;

Levhâlarda olan sözlerden bir tânesi de şudur: “Allah’ım! Beni Sen’den uzaklaştıracak muvaffakiyetler verme bana!” Yani, istersen hezimet ver ama Sen’den uzaklaştıracak şey verme. Çevirip şöyle de diyebilirsiniz: “Allahım! Bizi Sen’den uzaklaştıracak ilmi bize verme; taklîdî Müslümanlık, cahilâne Müslümanlık ondan daha iyidir.”

Ulemâ-i sû’nun vasıfları şunlardır;

  • Dünyâya düşkündürler, Din onlar için hayât değil, hayâtı kazanma aracıdır. Diyânet değil, din-âyet adamıdırlar.
  • Tamâhkârdırlar. Tamâhları sebebi ile azîz değil, zelîldirler, bu zilleti dünyâ ve ahirette yaşarlar
  • Yağcılık yaparlar, menfaat gördükleri kapıdan asla ayrılmazlar.
  • Maddî çıkar, makam, mevki ve şöhret için yaltaklanırlar
  • Mala meylederler, zengindirler, mal-menâl için herseyi yapabilirler
  • Makâmata düşkündürler.
  • Riyâseti severler. Ahir zamanin ‘rezil reislerinin’ kötü emelleri doğrultusunda yanlış fetvalar verir, yalanlarını yamar, yalan-yanlış onlara yol-güzergâh açarlar
  • Kabulü (halkın nezdinde saygı görmeyi) severler.
  • Kalb ruh ve vicdân boşlukları vardır. Mânâya değil, maddeye meftundurlar
  • Bir kısmı namâz bile kılmaz, nefislerine-etrâfına enteresan fetvâlar verirler, insanları salih amelden uzaklaştırırlar.
  • Bütün bunlar için sürekli dinî hükümlerden tâviz verirler.
  • Ulemâ-i sû, yani Kötü âlimler, dini dünya karşılığında satarlar. Bilerek dünyâ hayâtını ahirete tercih ederler..
İşte bu kötü insanlar, zannediyorum hepimizin kafasında, ‘verilen profil ile’ tecessüm ettiler, yine isim vermeyeceğim, düşünenler için temel doneler ortadadır, muhataplari görebilirsiniz.

Bahsi Üstâdimızın sözleri ile bitirecegim ;

  • Ey “sadık ahmak” ıtlakına (isimlendirmesine) mâsadak bîçare ulemâü’s-sû’!
  • hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet, mevhum, muvakkat, cüz’î, hususî, menfî, belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî unsuriyet toprağına dikilmez.
  • Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakane ve tahripkârâne, bid’akârâne bir teşebbüstür.”
  • Buna binâen “Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyetin” mânevî bir tefsiri ve dersi olan Risâle-i Nûr’a ve mutemmimi Hizmet Hareketi ‘nede elini ve dilini uzatma!

Buraya Hizmet Hareketi ifâdesini de zevk, teslimiyet, temenni ve duâ ile ekliyorum.

  • Hizmet Hareketi ‘ne “Risâle-i Nûr’a ve şakirdlerine ilişenler, maskara olurlar.
  • ”Ayrıca “Bize ilişenler âhirette şiddetli tokatlar yiyecekleri gibi, dünyada dahi bir kısmı çabuk çarpılır.”

Haklarımızı helâl etme meselesine tekrar dönecek olursak, aslâ helâl etmeyeceğiz, ne Hayrettin‘e ne de zulme odun taşımada Kahramanlık yapanlara…

mansurturgutk@gmail.com

Reklam

Döviz - Borsa - TL

Avustralya Doları
4,1576
Amerikan Doları
0,63539
Euro
6,7057
İngiliz Sterlini
7,8688
BIST
121475
Altın
6,046
Son Güncelleme: 18.01.2020 05:37