AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, tuğla tuğla ördüğü rejimin meyvelerini topluyor. AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun yasama, yürütme ve yargıyı kontrol altına aldıklarını anlatmak için kullandığı, “Oğlan bizim, kız bizim!” düzeni tıkır tıkır işliyor. 17-25 Aralık büyük yolsuzluk soruşturması her anlamda milat oldu. Erdoğan, devletin bütün kurumlarını tarumar etti, yerine gecekondu bir sistem inşa etti. Yeni devletin tek önceliği var: Onun iktidarının önündeki engelleri süpürmek, yok etmek.
Çember daraldı, konforlu alanlarında kendilerine ateşin dokunmayacağını düşünenlerin evi yanmaya başladı ve artık ucubeyle herkes yüzleşiyor. AKP liderinin, nispeten zayıf olduğu zamanlarda gemisini yürütebilmek adına garanti verip rahatlattığı kesimler de giyotinin önünde sıraya sokuldu. “Sizlik bir şey yok, Cemaat için çıkarıyoruz ya da Kürt siyasetçileri hedef alıyor!” dediği düzenlemeler, bugün Ekrem İmamoğlu ve ona destek veren kitleleri vuruyor.
Erdoğan rejiminin üstünde yükseldiği kolonların en önemlisi yargı, onun içinde de Sulh Ceza Hakimlikleri. “Şimdi yaptığımız bazı yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanı Gül’ün önünde. Onun tarafından onaylanınca hızlı adımlar atılacak. Bir proje geliştiriyoruz. Bu işin alt yapısını oluşturuyoruz.” diye müjde verdiğinde, “Yesinler birbirlerini!” tayfası mutlu bile olmuştu. Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının dokunulmazlığının kaldırılması gündeme geldiğinde, “Anayasaya aykırı ama ‘evet’ diyeceğiz!” itirafıyla destek verdiler.
Sulh Ceza Hakimlikleri (SCH) sürecini analiz ettiğimizde bir otokratın doğuşunu yakın çekim izlemiş olacağız. Cemaati bitirmek üzere kurgulanan proje mahkemelerin ilk harcını görev süresinin bitmesine günler kala Cumhurbaşkanı Abdullah Gül attı. Filmi biraz başa sararsak yine bir ‘Anayasaya aykırı ama…’ vakası yaşanmış ve Gül, HSYK ile ilgili kanunu onaylamıştı. AYM iptal etti ama atı alan Üsküdarı geçmişti. Aynı Gül, her zaman olduğu gibi iyi polisliğe devam edip İmamoğlu’nun başına gelenleri ‘yarım ağız’ kınıyor şimdilerde.
SCH giyotini işlemeye başladığında hukuka açıkça aykırı olduğunu bilmeyen yoktu. Fakat çoğunluk ‘üç maymunu’ oynamayı seçti. Bir Sulh Ceza Yargıcı Kemal Karanfil, yetkisini kullanarak Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açtı. Bu gözükaralığın karşılığını 15 Temmuz’dan sonra tutuklanarak gördü. AYM ‘iptal’e cesaret edemedi ama iki üye red kararına muhalif kaldı: Alparslan Altan ve Erdal Tercan. Onlar da hukukun yanında durmanın bedelini yine bir sulh ceza mahkemesinde tutuklanarak ödedi.
15 Temmuz, Erdoğan için bulunmaz fırsat oldu ve yargıda önce büyük bir tasfiye ardından da kadrolaşma gerçekleştirdi. 140 Yargıtay ve 48 Danıştay üyesi ile 5 Hakimler ve Savcılar Kurulu üyesi başta olmak üzere 4 bin 362 hakim ve savcı ihraç edildi. Bu sayı mevcudun üçte birine tekabül ediyordu. Aradan geçen 9 yılda bir buçuk kat artarak hakim ve savcı sayısı 26 bin 500 civarına yükseldi. Bunların yaklaşık yarısı mesleki tecrübe itibarıyla 5 yılın altında ve yeni atamaların yüzde 25’ten fazlası avukatlıktan gelenler. 24 Nisan 2017’deki sınav ve mülakatla göreve getirilen bin 341 hakimin yüzde 90’nın AKP teşkilatlarında görev yaptığı isim isim ifşa edilmişti.
Yargının iki büyük sorunu var: Kalite ve tarafsızlık. Yetersiz hukuk eğitimi ve tecrübesizlik sonucunda kürsüde sesi titreyen mahkeme başkanları ortaya çıktı. Ekrem İmamoğlu’na destek gösterilerinden sonra tutuklamalarda bu iki handikap iyice su yüzüne çıktı. Adli kontrol kararı verdiği gazetecileri asansörden geri çağırıp tutuklayan mı istersiniz; aynı kişi hakkında hem tutuklama hem ev hapsi veren mi…
Erdoğan muradına erdi, tam ihtiyacına göre bir devlet kurdu. Bu başarıyı yandaşlarından çok karşıtlarına borçlu. Kısa vadeli çıkarlar uğruna kamu otoritesinin mafyalaşmasına göz yumdular. Kendileriyle ne kadar gurur duysalar az…