Öyle insanlar vardır ki, hayatları boyunca gölgede kalırlar ama bir gün öyle bir ışık düşer ki üzerlerine, hem hakikat görünür olur hem de adaletsizliğin çıplak yüzü. Mustafa Said Türk Amca, o gölgede kalmayı seçmiş, ‘sessiz’ hizmet erlerinden biriydi. Bayramın birinci günü, 88 yaşında Rabbi’ne yürüdü. Fakat ardından bıraktığı hikâye, bir insanın değil, bir vicdanın vefatıdır aslında.
Mustafa Türk’ü 1978’de gördüm ilk defa. Bornova’da Safa- Zemzem Kitabevi’nin yanındaki manav dükkanında. Önünde peşkiri ve Hizmet insanlarının çoğunda görmeye alışık olmadığımız uzunca ve simsiyah sakalı ile zihnime kazıdım onu. Fethullah Gülen Hocaefendi ile öğle yemeği yiyecektik Tavşanlı’dan vaaza geldiğimiz heyet ile. Heyetin 18-19 yaşında en genç üyesi bendim. Safa-Zemzem’in üstündeki bir eve gelmiştik. Mustafa Amca’yı da o eve çıkarken görmüştüm zaten. Eve vardık. Hocaefendi’yi bekliyoruz. Biraz sonra o siyah sakallı Mustafa Amca da geldi ve sofrada bizlere hizmet etti. Meğer ki ev sahibi o imiş.
Yaşadığı gibi inanır; inandığı gibi yaşardı!
Mustafa Amca ile tanışıklığımız ise 1988 yılında Akçapınar köyüne çok yakın Ahmetli ilçesine vaiz olduğum zaman oldu ve vefatına kadar geçen süreçte münasebetlerimiz sık dokulu bir ilişki olarak devam etti. Evet o, 1966 yılından itibaren Hizmet yoluna omuz veren bir köylüydü; ama ne köylü! Hem toprağı tanır hem de toprağa can suyu olan imanı. Ne köylülüğü, cehaletin kucağına sığınmak ne de dindarlığı şekilcilikle sınırlıydı. O, yaşadığı gibi inanır, inandığı gibi yaşardı.
İşte Manisa’nın Akçapınar köyünde daracık bir coğrafyada yaşayan bu köylü insanın gönül coğrafyası çok ama çok büyüktü. İzmir tarafına gelip de onun Akçapınar’daki evine uğramayan, yemeğini yemeyen, üzümünü tatmayan insan neredeyse yoktu.
‘Mustafa Türk’ denince aklına gelen ilk şeyi şöyle deseniz, ‘cömertlik’ derim. Üzüm bağlarından kazandığı ne varsa eğitim ve insan yetiştirme uğruna harcamıştı. Sözünden geriye dönmezdi. Söz verdiği himmet borcunu mahsulün verimli çıkmaması karşısında ödeyemeyeceği anlayınca harmandaki âlât ve edevâtını satarak ödemişti bir defasında.
Son yıllarını zulüm altında geçirdi
Ama ne yazık ki böyle bir insan, son yıllarını hem fizikî hem de hukukî bir zulmün içinde geçirdi. 15 Temmuz’dan sonra tutuklandı, AİHM kararlarına göre suç sayılmayan eylemler gerekçe gösterilerek 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
2018’de beyin kanaması geçirdi, yatalak kaldı, bakıcılarla yaşamaya başladı. Buna rağmen 2023 yılında bir sabah sedyeyle evinden alınıp cezaevine götürüldü. Sedyeyle götürüldü, sedyeyle getirildi. Kapalı görüşe bile sedyeyle çıkarıldı. Kalp krizi, beyin kanamaları, zatürre, kalp yetmezliği…
Hepsine rağmen “Cezaevinde kalabilir” raporu verildi. Kamuoyu tepki gösterdi; sanatçılar, siyasetçiler, vicdanlı insanlar seslerini yükseltti. Ama mahkeme, infaz erteleme talebini, “Henüz rapor alınmadı!” gibi gerekçelerle reddetti.
Onu gören herkes, “Bu adam mı tehlikeli?” diye sordu. Cezası, Bank Asya’da torununa gönderilen para, Zaman Gazetesi’ne abone olması, oğluyla telefonla görüşmesi, 2002’deki Amerika ziyareti ve bir televizyon röportajıydı. 1966’dan beri tanıdığı Hocaefendi yüzünden on yıllık bir ceza. İronik ama gerçek.
Cömertlik onuniçin ‘sorumluluktu’!
Mustafa Türk, yalnızca bir şahıs değildi. O, Hizmet’in sessizliğinde derinleşen, Allah rızası için yaşayıp veren Anadolu irfanının bir temsilcisiydi. Bayram günü vefat etti. Belki de bu, Rabbin ona verdiği son bir ikramdı: Bu dünyada çileyle yoğrulmuş bir hayatın ardından, ahirette gerçek bayrama kavuşmak.
Bu yazıyı yazarken içimde hüzünle karışık bir minnet var. Çünkü şahsen bana yaptığı maddi yardımları anlatmakla bitiremem. Ne zaman dara düşsem, o sessizce, sorgusuzca yetişti. Kimseye anlatmadı, reklamını yapmadı. Cömertlik onda bir gösteriş değil, bir sorumluluktu.
Onun vefatı, sadece bir insanın ölümü değil; adaletin, vicdanın, şefkatin günden güne aşındığı bir çağın tanıklığıdır. Ve biz, bu tanıklığı kalbimize yazmakla yükümlüyüz.
Son olarak şunu söyleyebilirim; sadece bir insanı değil; bir değeri, bir dönemi, bir ruhu uğurladık. Ama aynı zamanda, ondan öğrendiklerimizle yürümeye devam etme sorumluluğunu da yüklendik. O, aramızdan ayrıldı ama geride bıraktığı izler silinmeyecek kadar derin. Hizmet’in sessiz neferlerinden biriydi o. İsimsiz kahramanlardandı. Allah katında isminin yükseklerde anıldığına şüphem yok.
Rabbim makamını âli, kabrini cennet bahçesi eylesin. Bizlere de onun gibi adanmış bir hayat nasip etsin.
Amin.