“Kaderde ne varsa onu yaşıyorsunuz” diyen Prof. Dr. Bahattin Adam, hayatın öngörülemez akışına rağmen umudu diri tutmanın altını çiziyor. Yıllar önce kısa süreliğine gittiği bir ülkede bugün yeniden hayat kuran Adam, “Her geleni Hızır bilmek gerekir” diyerek yaşadıklarını anlamlandırıyor. Ona göre insanın görevi vazgeçmeden “kapıyı tıklamaya” devam etmek; sabırla yürüyenler için karşılık mutlaka geliyor bazen hemen, bazen zamanla, ama asla karşılıksız kalmıyor.

Hocan kısacası sizi tanıyarak başlayalım?
Aslen Elazığlıyım, yedi kardeşiz. Babam Almanya’da işçi olarak çalışıyordu, bu yüzden çocukluğumun bir kısmı Almanya’da geçti. Evliyim; beş çocuğumuz ve beş torunumuz var. Gelinlerimiz Nijerya, Tayvan ve Güney Afrika’dan; kızımız ise bir Mısırlı ile evlendi. Yani oldukça uluslararası bir aile sayılırız.

Siz Fatih Üniversitesi ve Mevlana Üniversitesi’nden daha çok tanıyoruz.Şuanda nerede çalışyorsunuz?
Şu anda Xavier Üniversitesi’nin üç ayrı fakültesinde tam zamanlı profesör olarak dersler veriyorum. Temel tıp bilimleri ile ilgili anatomi, fizyoloji, patofizyoloji, mikrobiyoloji ve hematoloji derslerine giriyorum. Kendi uzmanlık alanım olan klinik biyokimya dalında da eğitim veriyorum.
Yani alanınız dışındaki dersleri de veriyorsunuz.
Evet. Buralarda ders vermeye başlamak kolay olmadı. O süreçlerin hepsini konuşacağız ama ondan önce sizi biraz kendinizden tanımak istiyoruz.
Eğitim ve akademik geçmişinizden bahseder misiniz?
Tıp Fakültesi’ni Bursa’da okudum. İhtisasımı klinik biyokimya alanında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde tamamladım. Ardından Yardımcı Doçent olarak Samsun’da göreve başladım. Bir yıl sonra doçentlik sınavına girip unvanımı aldım. Daha sonra Ankara’da, Fatih Üniversitesi’nde yaklaşık 7 yıl çalıştım. Buraya gelmeden önceki son 10 yılım ise Konya’daydı.
Türkiye’deki görevleriniz nelerdi?
Fatih Üniversitesi’ni kuran vakfa ait olan vakıf hastanesinde 5 yıl başhekimlik yaptım. Bu sırada Mevlana Üniversitesi’nin kuruluş aşamasında, YÖK’e müracaat sürecinde bulundum ve 5 yıl boyunca kurucu rektör olarak görev yaptım. Mevlana Üniversitesi 2009 yılında kuruldu. Eğitim Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Mühendislik Fakültesi ve Tıp Fakültesi ile başladık. Başlangıçta 400 öğrencimiz varken bu sayı 5.000’e kadar çıktı; 50 farklı ülkeden öğrencimiz vardı. Kar amacı gütmeyen bir üniversiteydi.

Türkiye’de süreç nasıl değişti?
Tabii bu süreçte yeni bir kampüs ve büyük bir hastane projemiz vardı; dolayısıyla ister istemez belediyeyle ve devletle işiniz oluyor. Zamanla oradaki havanın değiştiğini görmeye başladık; bu konularda zorluk çıkarmaya başladılar. Bazen kendileri de daha yukarıdan talimat geldiğini, dolayısıyla işlerin daha da zorlaşacağını özel konuşmalarda söylüyorlardı. Her yıl öğrenci kontenjanını YÖK belirliyor; orada da sıkıntı çıkarmaya, kontenjan vermemeye başladılar. 2014 yılına geldiğimizde artık ülkenin menfaati pek düşünülmez oldu. Mevlana Üniversitesi gibi, ülkeye bu kadar katma değeri olan ve öğrencilerine %20’ye yakın burs veren 20’ye yakın üniversite, politik mülahazalarla kapatılmış oldu. Yani sonuçta ülke kaybetmiş oldu.
Yurt dışına çıkış süreciniz nasıl gelişti?
Daha sonra “Bir yurt dışına gideyim,” diyerek üniversiteden izinli bir şekilde ayrıldım. Bir hava değişikliği olur, kısa süreliğine gider tekrar döneriz diye düşündük. Kaliforniya’da 6 aylık bir kursa yazıldım. 6 ay bitti ancak baktık ki pek bir şey değişmiyor; bir 3 ay daha kursu uzattık. Ondan sonra olaylar daha da kötüye gitmeye başlayınca bu defa kendimize iş aramaya başladık.
ABD’de iş bulma süreciniz nasıldı?
Kendi uzmanlık alanıma yakın bir yerde gönüllü olarak çalışabilirim diye 20-30 yere müracaat ettim. Sonunda Amerika’nın ilk beş üniversitesi içinde olan Kaliforniya Üniversitesi’nde bir pozisyon bulduk. Bölüm başkanı “3 yıllık sözleşme yapabiliriz,” dedi. Ben ise “Yok, bir yıl yaparsak yeter, ben memleketime döneceğim,” dedim.
2015 sonrası süreçte neler yaşadınız?
Sözleşmeyi yaptıktan sonra, herhalde daha uzun süre kalacağız diye düşünerek bir yıl sonra Türkiye’ye gidip eşimi ve çocuklarımı da getirmek istedim. 2015’te meğer beni bekliyorlarmış; Konya merkezli bir operasyon yaptılar. O zaman Ankara’da oturuyorduk, sabah saat 06.00’da evimizin kapısını çaldılar. Oradan beni Konya’ya götürdüler ve bir gün sonra bıraktılar. Tabii bu arada randevuları da kaçırmış olduk; büyükelçinin müsteşarına telefonla ulaştık. O dönemde vefat etmiş olan Nijeryalı bir gelinimiz vardı; geride 3 aylık ve 3 yaşında iki çocuk kalmıştı. Gelinimiz vefat etmeden önce eşime, “Bu çocukları sana teslim ediyorum, sakın Nijerya’ya geri gönderme. Gönderirsen orada açlıktan ölürler,” demişti. Hanım da o zamandan beri onlara sahip çıkıyor. Hem onlar için hem kendimiz için pasaportları verdik; bir gün sonra büyükelçilik memuru pasaportları bize elden teslim etti. Hemen birer valizle yola çıktık. Yine döneceğiz düşüncesiyle.
ABD’ye ilk geliş süreciniz nasıldı?
Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuyan en küçük kızıma “Sen okulunu bir yıl dondur, geleceğiz,” dedik 3 aylık ile 3 yaşındaki iki torunumuzla Amerika’ya geldik. Tabii şimdi biri 14, diğeri 11 yaşına gelip büyüdüler. Burada Amerikan okullarına gidiyorlar. Annelerini hiç bilmiyorlar; bana “baba”, eşime ise “anne” diyorlar. Hatta babaları birkaç yıl sonra Nijerya’dan gelince “Bu amca kim? Bizde mi kalacak?” diye soruyorlardı. Sonra ona “baba” demeye, bana da “dede” demeye alıştılar.
ABD’de akademik süreciniz nasıl ilerledi?
Geldik ve işe başladık. Bir yıl sonra “Bir yıl daha uzatır mısın?”, sonra “Bir yıl daha…” derken, bölüm başkanının en başta dediği gibi 3 yıl çalışmış olduk. Orada kanser üzerine yeni ilaçlar deniyordum. Bu süreç benim için iyi bir referans oldu ve ardından sınavlara hazırlanmaya başladım. Beni doktoraya denk kabul ettiler. Bu sınava girebilmek için 2 yıl yan dal yapmanız gerekiyor.
Denklik ve sınav süreciniz nasıl geçti?
Amerika’da bu alanda yan dal yaptıran 30 üniversite vardı, hepsine müracaat ettim. Sonra Dallas’tan bir hoca; “Senin 20-30 yıllık tecrüben var, direkt denklik komisyonuna müracaat et, seni sınava kabul ederler,” dedi. Müracaat ettik ancak transkript istiyorlar. İhtisasımı Erzurum’da yapmıştım ama Türkiye’den transkript alamıyoruz. Denklik komisyonuna tekrar yazı yazıp durumu anlattım: “Ülkemdeki politik nedenlerden dolayı belge temin edemiyorum,” dedim. Kabul ettiler ve “Tamam, sana 2 yıl süre veriyoruz; bu süre içinde sınava girip geçersen denkliğini alırsın,” dediler.

Bu süreçte nerelerde çalıştınız?
Artık ücret alabileceğim bir yer bakmaya başladım. Minnesota eyaletindeki bir devlet üniversitesinde bir yıllık pozisyon buldum ve oraya taşındık. Orası Mississippi Nehri’nin başlangıç noktasıydı; kampüsün içinden nehir akıyordu. Oraya gittiğimizde eşim, “Ben bu nehri rüyamda görmüştüm, sen bu nehrin içinde kayıkla geziyordun,” dedi. Orada bir yıl kaldık. Bir yıl sonra yine Mississippi Nehri’nin kıyısında başka bir üniversitede 2 yıl daha çalıştım.
Çalışma temponuz nasıldı?
O dönemde aynı anda üç yerde birden çalışıyordum: İki yerde ders veriyor, bir yerde de laboratuvar pratiğimi geliştirmek için gönüllü olarak çalışıyordum. Bir yandan da uzmanlık sınavlarına hazırlanıyor, başka yerlere iş başvurusu yapıyordum. O iki yıl içinde 500’e yakın yere müracaat ettim ve 20 yerle mülakatım oldu.
Xavier Üniversitesi ile yolunuz nasıl kesişti?
Şu anda çalıştığım Xavier Üniversitesi’ne aslında hiç müracaat etmemiştim; buraya sadece bir toplantı için gelmiştim ve beni buranın rektör yardımcısıyla tanıştırmışlardı. İki hafta sonra beni arayıp, “Biz bir online ders açacağız, sen ders verir misin?” diye sordular. “Olur,” dedik. Bunun üzerine rektör yardımcısı, “O zaman dekanımıza ve komisyona söyleyelim, seninle bir mülakat yapsınlar,” dedi.
Mülakat süreci nasıl geçti?
Zoom üzerinden beş kişilik bir komisyonla mülakat yaptık. Bana, “Bu üniversiteyi tanıyor musun?” diye sordular. Burasının Katolik, özel ve 100 yıllık bir üniversite olduğunu söylediler. “Öğrencilerin %80-85’i siyahi,” dedikleri sırada ekrandaki görüntüden bizim siyahi torunlar geçti. Ben de, “Bizim evdeki nüfusun da %30’u siyahi, o yüzden bu durum bana hiç ilginç gelmemişti,” dedim.
Xavier Üniversitesi’ne kabul süreciniz nasıl oldu?
Bir gün sonra rektör yardımcısı tekrar aradı ve “Seni burada tam zamanlı olarak işe alsak gelir misin?” diye sordu. “Olur,” dedim ve böylece başladık; tam 5 yıl oldu.
Üniversite hakkında neler söylersiniz?
Buraya taşınınca eşime, “Bak, Mississippi artık burada bitti; burada okyanusa dökülüyor. Senin rüyana göre bizim kalacağımız yer artık burası,” dedim. Üniversitemiz yaklaşık 10.000 öğrencisi olan; Amerika’nın yerlilerine ve siyahilere hizmet etmek amacıyla bir Katolik rahibe tarafından 100 yıl önce kurulmuş bir kurum. Vaktiyle Afrika’dan getirilen kölelerin Amerika’ya giriş yaptığı iki ana merkezden biri burasıymış; bu yüzden burada siyahi nüfus daha yoğun.
Hangi programlarda ders veriyorsunuz?
Şu anda üç farklı programda ders veriyorum: Tıp Fakültesi, Eczacılık Fakültesi ve “Physician Assistant” (Doktor Yardımcılığı) programı. Bu programlarda klinik biyokimya yanında anatomi, fizyoloji, biyoloji ve genetik derslerini de anlatıyorum.
Akademik başarılarınızın devamı nasıl geldi?
Hem ders veriyor hem de bir yandan sınavlara hazırlanıyorduk. İkinci girişimizde sınavı kazandık; bu, kendi uzmanlık alanımla ilgili olan sertifikaydı. Bunun dışında, sınava hazırlanırken iki ayrı sertifika daha aldım. Bunlardan biriyle laboratuvarda teknisyen olarak çalışılabiliyor; ayrıca laboratuvar teknisyeni yetiştiren programlarda hoca olarak ders vermek için de bu sertifikanın olması gerekiyor.
Bu başarı nasıl karşılandı?
Beni işe alan rektör yardımcısına sınavı kazandığımı haber verdim, kendisi bize çok destek olmuştu. “Bu çok önemli ve büyük bir olay, bunu kutlamamız lazım,” dedi. Ardından eşimin, çocukların ve torunların da gelmesi gerektiğini söyleyerek bizi evine davet etti. Üniversitenin rektörü, bütün dekanlar ve bölüm başkanları da oradaydı. Rektör yardımcısı konuklara, “Aramızda iki defa doktorluğunu, iki defa uzmanlığını kazanan bir arkadaşımız var; onun bu başarısını kutlamak için bir aradayız,” diyerek beni takdim etti.

Üniversitede başka ne tür görevleriniz var?
Şu an Tıp Fakültesi’nin kuruluş aşamasında müfredat hazırlama ve akreditasyon programı gibi birkaç komisyonda aktif görev alıyorum; hatta bir komisyonun başkanıyım. Daha önce Türkiye’de iki tıp fakültesi kurmuştuk; biri Fatih Üniversitesi, diğeri Mevlana Üniversitesi bünyesindeydi. Üçüncüsünü de burada, Amerika’da kurmak nasip oldu.
ABD’deki akademik ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii bu arada akademik bir ortamda çalışıyorsunuz; dostluklar kurmaya başlıyor, kültürünüzü tanıtıyorsunuz. Çalıştığım bölümde 7-8 tane akademisyen var ve onlarla çok samimi olmaya başladık. Mesela sınava gireceğim zaman içlerinden biri bütün ailesine, “Arkadaşım sınava girecek, hepinizin onun için dua etmesini istiyorum,” demiş. Bunlar Katolikler ve size içtenlikle dua ediyorlar.
Kültürel ve dini ortam hakkında ne söylersiniz?
Rabbim; o kadar sıkıntıdan sonra yeni dostluklar kurma, insanlarla bir şeyler paylaşma, onlardan alma ve onlara verme fırsatı verdi. Bir Katolik üniversitesindeyim; namazımı rahatça kılıyorum. Konferanslar olduğunda eşim başörtülü, beraber gidiyoruz. Biz onları davet ediyoruz, onlar bizi davet ediyorlar. Bir araya geldiğimizde yemek konusuna dikkat ediyorlar, “helal” hassasiyetimizi bildiklerini ifade ediyorlar.
Türkiye’den ayrılmak size ne hissettirdi?
Ülkemizden, evimizden, akademik unvanlarımızdan olduk belki ama gördük ki dünya Türkiye’den ibaret değilmiş. Demek ki buralarda da bize ihtiyaç varmış. Elimizden her yıl yüzlerce genç yetişiyor.
Derslerinizde öğrencilere farklı bakış açıları sunuyor musunuz?
Hristiyanlar var, Müslümanlar var, inanmayanlar var. Bir Katolik üniversitesi olmasına rağmen derslerimizde onlara Allah’ı anlatıyoruz.
Buna bir örnek verebilir misiniz?
Şöyle; mesela hücrenin fonksiyonlarını anlatıyorum. Diyorum ki; “Vücudumuzda milyarlarca hücre var; beyin hücresi, kalp hücresi, mide hücresi… Allah hepsine aynı genetik bilgiyi koymuş. Ancak mide hücresi asit üretiyor. Çocuklar düşünün, eğer gözümüzdeki hücre asit üretseydi ne olurdu? Gözümüzü parçalardı. Oysa aynı genetik bilgi o hücrede de var. Nasıl oluyor da göz hücresi asit değil de gözyaşı üretiyor, mide hücresi ise besinleri parçalamak için asit üretiyor?”
Öğrencilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Hayır, tam tersine. Zaten Katolik bir üniversite olduğu için çoğu dindar ailelerden geliyor. Semavi dinlerin ortak paydaları çok fazla; onlar da Allah’a inanıyor. Bizim dinimizde bütün peygamberlere ve kitaplara inanmak bir şart. Onlara Hz. İsa’yı, Hz. Musa’yı anlatmamız çok ilginç geliyor. Öğrencilere ayırdığımız ofis saatlerimiz var; oraya gelip paylaşıyorlar: “Hocam, vücudun mükemmeliyetiyle bizi yaratan arasında kurduğunuz irtibat bana çok ilginç geldi, hiç böyle düşünmemiştim. Artık ders çalışırken bunları da düşünmeye başladım ve ders çalışmayı bir ibadet gibi görmeye başladım,” diyen öğrencilerim oluyor.
Türkiye’de akademik sistemle ilgili görüşünüz nedir?
Bu durum tabii Türkiye’de artık tamamen siyasi bir hale gelmiş durumda; liyakat tamamen ortadan kalktı. 15 Temmuz’dan sonra, bir gecede dosya üzerinden, hiçbir jüri heyeti kurmadan insanları doçent yaptılar. Ardından beş yılını dolduranı da profesör yaptılar ve bu insanlar belli makamlara geldiler. Şimdi o “diyeti” nasıl ödediler? Maalesef her alanda kaybettik.
KHK süreci hakkında ne söylersiniz?
KHK’lıları tamamen ülkenin eğitiminden ve diğer birimlerinden çıkardıktan sonra ülkenin ne hale geldiğini hem ülkemizde yaşayanlar hem de tüm dünyadan süreci takip edenler gördüler. Aslında ülke kaybetti.

ABD’deki akademik başarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sonra buraya, Amerika’ya geldik ve burada bizi bir kez daha test ettiler. Türkiye’de kazandığımız akademik başarıyı burada sıfırdan, yeniden kazandık. Böylece oradaki başarılarımızın da tesadüf olmadığını göstermiş olduk.
Yurt dışındaki Türk akademisyenler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şu anda Avrupa’da ve Amerika’da çok iyi üniversitelerde çalışan yüzlerce arkadaşımız var. Özellikle genç doktorlar şu an burada uzmanlıklarını kazanıyorlar. Uzmanlığını bitirenler ise akademisyen olarak mesleklerini icra ediyorlar.
Sonuç olarak kim kazandı, kim kaybetti?
Sonuçta kim kazandı, kim kaybetti? Türkiye kaybetti.

Türkiye için umut var mı?
Hiçbir zaman ümidimizi kaybetmedik. Eğer hukuk yeniden tesis edilirse ve adalet gelirse, ülke kısa zamanda düzelir. Bir insan başka bir ülkeye giderek o ülkeyi dışarıdan düzeltemez; ancak o ülkenin kendi insanı orayı düzeltebilir. Ümit ediyoruz ki ülke insanı bu durumu anlar ve bu kaderini değiştirir. Allah’tan ümit kesilmez; Rabbim dilerse olur.
Göç süreci size ne öğretti?
Kaderde ne varsa onu yaşıyorsunuz. 25 yıl önce buraya gelip 5 gün kalıp gitmiştim. Kaderde ileride ne olacağını bilemiyorsunuz. “Düşmez kalkmaz bir Allah’mış”; olaylara, hadiselere ve insanlara buna göre bakmak lazım. Her geleni “Hızır” bilmek gerekiyor; bunu öğrendim.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Geldiğimiz nokta itibarıyla, insanların gerek akademik camiada gerekse ticari alanda ümitsizliğe kapılmadan “kapıyı tıklamaya” devam etmelerini tavsiye ediyorum. Bizim işimiz kapıyı tıklamaktır; gerisine karışmak haddi aşmak olur. İnsan sebepleri yerine getirecek ve sabrederek yoluna devam edecek. Allah mutlaka karşılığını; bazen anında, bazen daha sonra, bazen bu dünyada bazen de öbür dünyada verecektir. Hiçbir şeyi kaybetmiyoruz. Bu yüzden bize düşen, kapıyı tıklamaya devam etmektir. Gerisi Allah’a kalmış.












