“Adalet mülkün temelidir.”
Asırlardır devlet kapılarının üzerine yazılan bu cümle, sadece süslü bir levha gibi duruyor mahkeme salonlarında.
Bir başka kadim söz; “Adalet devletin dinidir.”
Aslında bir devletin ayakta kalmasının da, bir milletin huzur içinde yaşamasının da en büyük teminatıdır adalet.
Çünkü adalet çöktüğünde yalnız mahkemeler değil; vicdanlar kurur, umutlar söner, toplum çöker.
Şuanda Türkiye’deki hazin tablo tam da bu.
Ülkede yıllardır adalet arayan insanlar, önce kendi ülkelerinde kapıları çaldılar.
Bir cani gibi mahkeme mahkeme dolaştırıldılar.
Dilekçeler yazdılar.
Haklarını aradılar.
Çoğu zaman karşılarına hukuk değil, duvarlar çıktı.
Ama ne yazık ki rejimin çatık kaşlı yargıçlarının gayri- insani ve gayri ahlaki hükümleriyle yüzyüze kaldılar.
Hatta sözüm ona “Yargıçlar” hüküm okurken “sanık sandalyesinde” ki masumların yüzüne bile bakmaya cesaret edemediler.
Adalat yazılan duvarlarda adeta canavarlar çıktı.
Nesefissiz kalan bu günahsız insanlar, tumturaklı adalet saraylarının duvarları ve davarları arasında kalınca ölümü göze aldılar.
Patlak ve çatlak botlara mahkûm oldular.
Meriç’in soğuk sularına, Ege’nin haşin ve hazin dalgalarına ve de ölüme yelken açtılar…
Memleketlerinden değil; memleketlerindeki adaletsizlikten kaçtılar.
Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya’ya…
Ecnebi kapılarında duvarlarını aşmaya çalıştılar, hücrelerde nefesi tükenenlere ses olmaya çalıştılar.
Lahey Adalet Divanı’nın önünde “Adalet Çadırı”nı kurdular.
Yetmedi orada bu kez taşlardan değil, vicdanlardan örülmüş başka bir duvar yükseldi.
AHİM’in önünde Adalet Duvarı’nı inşa ettiler.
On yılını demir parmaklıklar ardında geçiren polis müdürleri, ilerleyen yaşlarına rağmen hâlâ cezaevinde bulunan İlhan İşbilen, Alaaddin Kaya, Köfteci Abdullah Amca, Hidayet Karaca ve Mehmet Baransu için adalet talep edildi.
Strazburg’da yükselen ses yalnızca bir yürüyüşün sesi değildi elbet.
O ses; susturulmaya çalışılan Gazetecilerin,
İhraç edilen Öğretmenlerin,
Mesleklerinden koparılan Doktorların, Mühendislerin, Avukatların,
Makamları gaspedilen Savcı, Hakim ve Yargıçların,
Rütbeleri sökülen Polis, Asker, Güvenlik birimlerinin,
Diplomaları ve emekleri yok edilen Akademisyen VE ilim adamların,
Malı mülkü talan edilen Esnaf ve İş insanlarının,
Geleceği çalınan gençlerin, Üniversite talebelerinin,
Emzikli bebeklerin, hücrede annesiyle kalan evlatların sesi ve çığlığıydı.
Hasılı o ses, yıllardır “Birgün mutlak” diyerek umudunu ve ümidini diri tutan milyonların ortak vicdanı, 10 yıldır yokluğu mahkum edilen KHK’lıların sesiydi.
Fransa’nın o sıcağında orada yalnız sloganlar yoktu.
Azgın Meriç’e protezli ayaklarıyla geçen evlatlarımız Strazburg’a revan olmuştu.
Bebek arabalarını iten anneler vardı…
Saçlarına ak düşmüş yaşlı “Aksakallar” vardı.
AHİM’in etrafını sarı yelekleri, tişörtleri ve ellerindeki dövizleriyle yürüyen binlerce insan, baharda papatyalarla bezenmiş uçsuz bucaksız bir tarlayı adeta andırıyordu.
Her biri adalet için açmış bir çiçek gibiydi.
Belki de Avrupa, uzun yıllardır ilk kez böylesine eğitimli, böylesine üretken, böylesine farklı mesleklerden gelen
binlerce insanın yalnızca ellerinden alınan haklarını geri istemek için kilometrelerce yolu kat ettiğine şahit oldu.
15 Temmuz zulmüyle yaşanan hukuksuzluklar karşısında “Bırakın birbirini yesinler” diyerek izleyenler, ülkede adaletsizliğe susadılar. Zulüm çemberinin sadece bir kesimi kapsamı içinde aldığını sandılar.
Yapılanları alkışladılar veya sessiz kaldılar.
Ama dün Starzbur’da yürüyenler böyle düşünmedi.
Her mahallenin ve kesimin sesi olmaya çalıştılar.
Doğrusu da buydu zaten.
Zulüm kime yapılyorsa karşı sessiz kalınmamalı.
Ellerinde dövizlerle yürüyen her yaştan mağdurlar, yalnızca kendileri için haykırmadı.
Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Osman Kavala, Can Atalay ve de adalet bekleyenler için de ortak bir ses oldular: Herkes için adalet istediler.
Avrupalı Milletvekilleri, söz verdiler.
“Sizin için daha çok mücadele edeceğim” dediler.
El hak adalet, bir başkası için değil, herkes içindir.
Zira zulüm, alkışlandıkça acı büyür.
Hukuksuzluk, sessizlikle güç kazanır.
Dün Türkiye’deki hukuksuzluklara aldırış CHP’nin, bugün Strazburg yollarına düşmesi, sizce de tarih ironi değil mi?
CHP’nin de AHİM önünde “Demokrasi Yürüyüşü” ve “Dayanışma Mitingi” düzenleme kararı, bu ateşin her mahalleye sıçradığını göstermiyor mu?
Belki de en büyük öğretmen zamandır.
Meşhur söz boşuna söylenmemişti:
“Susma… Sustukça sıra sana gelecek”
Sen sustukça sıra dayağından sen de geçeceksin.
Onun için Strazburg’daki Adalet Duvarı, aslında Türkiye’de yıllardır örülen görünmez duvarların karşısına dikilmiş vicdani bir cevaptı.
Her slogan, döviz gecikmiş adaletin yankısıdır.
Ordaki her kare, fotoğraf, yarım bırakılmış bir ömrün tanıklığıydı.
Bugün AHİM kapısında, Avrupa Parlamentosu’nun kapısında adalet bekleyenler yalnız kendileri için değil, yarın aynı hukuksuzluğa uğrayabilecek herkes için ses çıkarmaya çalıştılar.
Ve unutulmamalıdır ki…
Zulüm sınır tanımıyorsa, adalet arayışı da sınır tanımaz, aşılmaz duvarları aşar.
Hülasa, Adaletin adımları ağırdır, menzili uzundur, yolu ve yolculuğu yorucudur ama ve fakat vardığı yerde, zalim de zulüm barınamaz.
Bu nedenle AİHM’in önündeki Adalet Duvarı’nı böyle okumak; ülkemizde, duvarlarında “Adalet mülkün temelidir” sözü asılı olduğu hâlde adil karar ver(e)meyen Adalet Sarayları’nın gölgesinde kalan vicdanlara, zalimce karar veren davarlara bu hakikati yeniden fısıldamak gerekir. Çünkü adalet, eninde sonunda susturulanların değil; susturanların kapısını çalar. e.cansever@zamanaustralia.com.au













