Tac Mahal’den dönüyoruz. Yol boyunca bana aynı soru soruldu: “Nasıl buldunuz?”
İlk refleksim şu oldu: Bir tarafta Kur’an ayetleri mermerlere nakşedilmiş, diğer tarafta genç yaşta vefat etmiş bir eş için, devlet imkânları kullanılarak, yirmi iki yıl boyunca binlerce insanın emeğiyle inşa edilmiş devasa bir türbe…
İkisi arasında bir tezat gördüm. İslam’da ölüm haktır. Mezarlar sadedir. Hayat devam eder. Böylesi bir ihtişamın, bir türbe olarak inşa edilmesini içime sindiremedim. “İsraf!” dedim. Bunu açıkça ifade ettim. Ardından da ekledim: “Ama devrin siyasi kültürü böyleyse, sultanlar bunu yapıyorsa, bir şey diyemem.”
Yolda öğle yemeği için mola verdik. Arhan Kardaş, Ercan Karakoyunlu ve Cenap Aydın ile aynı masadayız. Konumuz yine Tac Mahal. Aynı şeyleri söyledim. Arhan Kardaş ise meseleye bambaşka bir yerden baktı. “Cihan Şah’ın gıybetini yaptık!” dedi gülerek. Sonra binanın simetrik düzeninden, Kur’an’daki cennet tasvirlerine göre bahçenin planlanmasından, beyaz mermerin safiyet sembolizminden söz etti.
Gerçekten de klasik İslam bahçe mimarisinde Farsça aslıyla “çâr bâğ” düzeni diye adlandırılır bu mesele. Kur’an’da tasvir edilen, altından ırmaklar akan dört nehirli cennet bahçeleri tasvirine göndermedir. Düzen, denge, merkez, simetri. Tac Mahal’in bahçesi tam da bu anlayış üzerine kurulmuş.
Ana türbenin sekizgen planı, dört eyvanlı yapı, merkezî kubbe, ışığın kontrollü içeri alınışı, iç mekândaki akustik düzen. Hepsi bir “uhrevî mekân” hissi üretmek üzere tasarlanmış. Hatta dedi: “Orada simetriyi bozan tek şey Cihan Şah’ın eşinin yanına gömülmüş olması. Çünkü yapım esnasında o planlanmamış.”

Doğru söylüyor. Dikkatli bir gözlemci bunu içeri girer girmez fark ediyor zaten. O zaman mesele Mümtaz Mahal’e duyulan sevgi değil. Aynı zamanda bir metafizik tahayyül.
İslam Ansiklopedisinde ilgili maddeyi okudum bu yazıyı kaleme almadan önce. Orada da denildiği gibi Tac Mahal romantik bir anıt değil; Timurlu-Babürlü mimari geleneğinin zirve noktası. Hint-İslam estetiği ile Orta Asya mirasının sentezi. Üstelik Kur’an ayetleri yapının estetik omurgasına yerleştirilmiş. Böyle anlatılıyor orada. Bu durumda kendime sordum: Durum böyleyse ben neye ve neden “israf” dedim?
Evet, 20 bin insanın çalıştığı, yüksek maliyetli bir eser. Evet, bir türbe ve evet iktidar gösterisi boyutu da var. Ama aynı zamanda Kur’an estetiğinin taşa nakşedilmesi, İslam medeniyetinin mimari zirvesi, yüzyıllardır milyonlarca insanı etkileyen bir sanat şaheseri, Müslüman bir hükümdarın uhrevî tasavvurunun somutlaşmış hali.
Burada durmam gerektiğini fark ettim. Çünkü ben meseleyi yalnızca “fıkhî sadelik” perspektifinden okumuş ve onun için israf demiştim oysa medeniyet inşası sadece fıkıh değil; sanat, sembol, estetik, güç, siyaset, dönem ruhu ve insan psikolojisiyle birlikte okunur.
Arhan Beyin müdahalesinden aldığım asıl ders şuydu: “Bilmediğin şeyin cahilisin.”
Bu cümleyi çoğu zaman başkalarına söyleriz. Bu defa kendime söyledim. Bir yapıya bakarken, o yapının mimari geleneğini, siyasi bağlamını, sembolik dilini, estetik kodlarını, inşa edildiği dönemin zihniyetini bilmeden hüküm vermek, eksik bir bakışın ürünüdür.
Daha başka bir ifadeyle fıkıh bana sade mezar öğretir ama sanat tarihi bana medeniyetin sembol üretme biçimini öğretir. Bu ikisini çatıştırmak zorunda değilim. Birini diğerine indirgemek de zorunda değilim.
Yemek sonrası Yeni Delhi’ye dönerken arabada sürekli kendimi tenkit ettim. Çünkü mesele Tac Mahal değildi. Mesele, benim zihnimin sınırlarıydı.
Biz Hizmet insanları olarak — özellikle sürgün, travma ve muhasebe dönemlerinden geçerken — çoğu zaman her şeye “ahlak terazisi” ile bakıyoruz. Bu kötü değil. Aksine kıymetli. Ama bazen ahlak hassasiyeti ile kültürel derinlik arasındaki dengeyi kaybedebiliyoruz.
Her büyük yapı zulüm/israf değildir. Her ihtişam israf değildir. Her sadelik de hakikatin tek formu değildir. Medeniyet, bazen bir mescidin sade taşında, bazen de bir kubbenin gölgesinde konuşur.
Şah Cihan’ın niyetini bilemem; bunu tarihçiler tartışsın. Ama şunu öğrendim: Eğer bir konuda mutlak bir bakış açısına sahip değilsen, susmayı bil. Hüküm vermek kolaydır. Anlamak zordur. Tac Mahal bana estetikten çok, entelektüel tevazuyu öğretti. Ve belki de asıl “cennet tasviri” şuydu: İnsanın kendi sınırlarını fark etmesi…











