Avustralya, bugün dünyadaki en zengin çok kültürlü toplumlardan biri olarak, adeta farklı kimliklerin bir arada ahenkle yaşadığı bir mozaik gibidir.
Avustralya, yalnızca bir ülke değil; adeta dünyanın küçük bir yansımasıdır.
Bugün bu kıta ülkesinde, dünyanın 190’dan fazla farklı ülkesinden gelen insanlar ya vatandaş olarak ya da göçmen statüsüyle hayat sürüyor.
Ülkede 200’ü aşkın farklı etnik kökenden insan yaşarken, günlük hayatta 300’den fazla dil konuşulmakta;
İngilizcenin yanı sıra yüzlerce farklı dil sokaklarda yankı bulmaktadır.
Hristiyanlık başta olmak üzere İslam, Budizm, Hinduizm ve Yahudilik gibi pek çok inanç sistemi bu topraklarda kendine yer buluyor.
Camiler, kiliseler, havralar, sinagoglar ve diğer inanç merkezleri faaliyetlerini özgürce yürütüyor.
Çokkültürlülük politikası, devlet politikası olarak dünyaya örnek.
Çokkültürlülük bakanlığı hem federal hem eyalet düzeyinde var.
Bu çatının altındaki çeşitlilik bir tehdit değil, güzel bir zenginlik olarak ola geldi.
Farklı coğrafyalardan, farklı dillerden, farklı inançlardan gelen bu insanlar, aynı gökyüzü altında ortak bir gelecek kurmaya çalışıyor.
Farklılıkları bastırmak yerine korumayı, ayrıştırmak yerine bir arada yaşatma anlayışı, farklı iktidarlara rağmen hiç değişmedi.
Ancak artık bu modelin içinden yükselen bir çelişki var.
Artan göç, ekonomik baskılar ve küresel krizlerin etkisiyle toplumsal uyum yeniden tartışma konusu.
Uzmanlar uyarıyor: “Model güçlü ama çatlaklar büyüyor.”
Son dönemde artan göç dalgası, ekonomik baskılar ve küresel gerilimler, bu modelin sürdürülebilirliği konusunda yeni soruları beraberinde getiriyor.
Bu durum, bir yandan zenginlik olarak görülürken, diğer yandan uyum politikalarının kapasitesini zorluyor.
Yaşam maliyetlerindeki artış, konut krizi ve iş gücü rekabeti, toplumsal algıyı doğrudan etkiliyor.
Tam da bu tartışmaların ortasında, Canberra’da Ulusal Basın Merkezi’nde (National Press Club of Australia) konuşan Başbakanlık ve Hazine eski Müsteşarı Martin Parkinson, bütün bu gürültünün arasında kaybolan hayati bir gerçeğe işaret etti.
Parkinson’un söyledikleri, aslında bu ülkenin en büyük paradoksunu tek cümlede özetliyor:
“Avustralya’ya gelen doktorlar, mühendisler, öğretmenler var.
Ama diplomaları tanınmadığı için vasıfsız işlerde çalışıyorlar.
Bu kabul edilebilir bir tablo değil.”
Ve ardından şu çarpıcı tespiti ekliyor:
“Öyle bir sistem kurduk ki, sadece gelecekte gelecekleri değil, hâlihazırda burada olan göçmenlerin de tam kapasiteyle çalışmasını engelliyoruz.”
Bu cümle aslında her şeyi anlatıyor.
Tarihi bir değerlendirme yapan Parkinson, 40 yıllık tecrübesini de kullanarak şu çarpıcı cümleyle bu hantal yapıdan kurtulmanın altını çiziyor:
“Bu insanlar nitelikli, eğitimli ve katkı sunmaya hazır.
Sorun onların yetersizliği değil; bizim sistemimizin bu potansiyeli değerlendirememesidir.”
Ve belki de en kritik değerlendirmeyi yine müsteşar hem de medya kaptanlarının karşısında yapıyor:
“Aslında elimizde ekonomiyi büyütecek güçlü bir insan kaynağı var.
Ama biz bu kaynağı etkili şekilde kullanamıyoruz.”
El hak çok doğru söylüyor Müsteşar.
Benim yakinen bildiğim iki kıymetli meslek sahibi olan genetik doçenti, iki senedir oturum, vize, denklik ve sınav bariyerleriyle uğraşıp duruyor.
Sayısızca Doktor, Mühendis, Öğretmen, Pilot, Avukat çok alakasız işlerde çalışıyor.
Bu sözler sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir itiraf.
Çünkü sahadaki tablo tam olarak bunu doğruluyor.
Bugün ülkede ciddi bir iş gücü açığı var:
Sağlıkta doktor ve hemşire, eğitimde öğretmen, inşaatta ve mühendislikte büyük ihtiyaç…
Ama ironik olan şu:
Bu alanlarda eğitimli binlerce göçmen zaten ülkede.
Bir yanda ihtiyaç, diğer yanda hazır insan…
Ama ikisi bir türlü buluşamıyor.
Meşhur hikâye!
Un var, şeker var, yağ var…
Ama helva bir türlü yapılmıyor.
Sağlık sistemine bakın…
Kalp rahatsızlığı olan birine aylar sonrasına randevu veriliyor.
Kanser hastalıklarında geç teşhisler konuluyor.
Ama aynı ülkede, yurt dışında eğitim almış doktorlar atıl şekilde, yıllarca denklik bekliyor.
Sistem hem doktora ihtiyaç duyuyor, hem de hazır doktoru kullanamıyor.
Kalp rahatsızlığı olan birine aylar sonra ancak randevu veriliyor.
Kanser rahatsızlığına geç teşhis konulduğu için yakın zamanda kıymetli Gazi Öğretmeni kaybettik.
Hele hele Sydney ve Melbourne gibi şehirlerde tam bir kriz yaşanıyor.
Eğitimde tablo daha da vahim.
Devlet okullarında öğretmen açığı kronik hale gelmiş durumda.
Matematik ve fen alanlarında ciddi eksikler var.
Peki yurt dışından gelen öğretmenler ne yapıyor?
Denklik sürecine takılıyor, “yerel deneyim” şartına takılıyor ve sistemin dışında kalıyor.
Mühendislikte de durum farklı değil.
Projeler var, ihtiyaç var…
Ama göçmen mühendislerin deneyimi “yerel değil” diye kabul edilmiyor.
En az 10 mühendis biliyorum ya Uber yapıyor veya başka bir şeyle meşgul.
Ortaya çıkan tablo tam bir kısır döngü:
İş bulmak için yerel deneyim gerekiyor.
Yerel deneyim için ise iş bulmak…
Ve sonuç:
Üretkenlik düşüyor, kamu yatırımları yavaşlıyor, hizmet kalitesi geriliyor.
Parkinson bu noktayı da net şekilde ortaya koyuyor:
“Bu sadece bireylerin yaşadığı bir hayal kırıklığı değil; aynı zamanda Avustralya ekonomisi için büyük bir kayıp.”
Ve çözümün de altını çiziyor Parkinson:
“Eğer üretkenliği artırmak ve ekonomik büyümeyi desteklemek istiyorsak, bu insanları kendi alanlarında çalıştırmanın yollarını bulmak zorundayız.
Aksi halde bu potansiyeli kaybetmeye devam ederiz.”
Bugün gelinen noktada mesele çok açık:
Bu bir göçmen sorunu değil.
Bu bir sistem sorunu.
Mesela bir doktorun tekrar mesleğe dönmesi 2–5 yıl sürebiliyor.
En büyük çelişki: dışarıdan al, içeride istifade etme.
Avustralya’nın imigration sistemi şöyle işliyor:
Nitelikli göçmen alınıyor,
PR veriliyor ama mesleğini yapmasına izin verilmiyor.
Peki sonuç?
Ekonomi kaybediyor,
Göçmen tükeniyor,
Sistem verimsizleşiyor,
Hizmet çilesi çekiliyor.
Vatandaş ise haklı olarak soruyor:
“Neden kendi yetişmiş insanımızı kullanmıyoruz?
Neden acilde 6-7 saat bekliyorum.
Uzman doktorlarla rahat görüşemiyorum?”
Ve tıkanan sistemi anlatan en çarpıcı cümleyi yine Parkinson kuruyor:
“Bu sistem, yıllar içinde biriken çamur ve atıklarla tıkanmış bir nehir gibi.”
Evet…
Enfes bir tespit.
İmigration sistemi tam da böyle bir şey!
Nehir akmıyor.
Su var, kaynak var, potansiyel var…
Ama akış yok.
Ve eğer bu tıkanıklık açılmazsa, Avustralya sadece bir fırsatı değil, kendi geleceğini de yavaş yavaş kaybetmeye devam edecek.













