Fıkhı helal ve haram hükümlerine indirgememe, fıkhın sadece hüküm değil aynı zamanda hikmet boyutunu da nazara almanın gerekliliği ile alakalı iki yazım yayınlandı.
Bu konuyu bir örnek üzerinde somutlaştıracağımı söylemiştim son yazımda ama araya başka yazılar girdi. Hatırlatmak için son cümlemi tekrar edeyim: “Bir sonraki yazıda bu teorik çerçevenin pratikte ne anlama geldiğini somut bir örnek üzerinden ele almak istiyorum.”
İçinde yaşadığımız modern dünya şartları içinde Müslümanın karşı karşıya kaldığı meselelerin önemli bir kısmı, klasik literatürde doğrudan karşılığı bulunmayan meselelerdir. Bugün hayatın hangi alanında olursa olsun insanlarımız kendi iradeleriyle hareket eden bağımsız bir aktör değildir. Aksine sözleşmelerle bağlı, platform kurallarıyla sınırlı, kamu hukuku düzenlemelerine tâbi bir özne konumundadır. Bu durum, fikhî sorumluluğun sınırlarını yeniden düşünmeyi gerektirir.
Mesela Uber şoförlüğü yapan Müslüman bir sürücü, hizmet sözleşmesi gereği ayrım yapmaksızın yolcu taşımakla yükümlüdür. Yolcunun kimliği, yaşam tarzı veya sarhoş olması gibi o an içinde bulunduğu hâl üzerinden seçici davranması, “Ben sana hizmet vermem!” demesi sözleşme ihlali ve ayrımcılık olarak değerlendirilebilir. Haliyle bu tercih iş kaybının yanında hukukî yaptırım da doğurabilir. Böyle bir zeminde “Ben sarhoş kişiyi taşımam!” demek, bireysel bir tercih olmaktan çıkar; kamu hukuku alanına girer.
Benzer şekilde lojistik, dağıtım veya hizmet sektöründe çalışan bir kişi, taşıdığı malın içeriğini bilmeyebilir; bilse dahi sözleşme gereği tarafsız hizmet sunmakla yükümlüdür. Modern hukuk düzeninde ayrımcılık yasağı temel ilkelerden biridir. Kişinin, malın mahiyetine göre hizmetten kaçınması, çoğu ülkede hukukî yaptırım doğurur. Bu yaptırımlar lisans iptali, sözleşme feshi veya meslekten men gibi sonuçlar doğurabilir.
Bu noktada fikhî değerlendirme, sadece fiilin zahirine bakarak yapılamaz. Çünkü burada iki farklı alan kesişmektedir: Bireysel dinî hassasiyet ve kamusal hukuk düzeni. Müslüman, yaşadığı toplumun hukukî çerçevesi içinde varlığını sürdürmektedir. Bu çerçeve, onu sözleşmeye sadakat, ayrımcılık yapmama ve kamu düzenine riayet gibi yükümlülüklerle bağlar. Dolayısıyla bu yükümlülüklerin ihlali, sadece kişisel bir tercih değil; hukukî ve toplumsal sonuç doğuran bir eylemdir.
Fıkhın klasik literatüründe akitlere sadakat temel ilkelerden biridir. “Müminler şartlarına bağlıdır!” ilkesi, sözleşme hukukunun omurgasını oluşturur. Modern platform ekonomisinde birey, bilinçli şekilde bir sözleşmeye taraf olmakta ve o sözleşmenin kurallarını kabul etmektedir. Bu kabulden sonra seçici davranmak, akde sadakat ilkesini zedeler. Dolayısıyla mesele sadece “harama yardım” başlığı altında değil; aynı zamanda akit ahlâki çerçevesinde de değerlendirilmek zorundadır.
Toplumsal entegrasyon!
Bunun yanı sıra toplumsal entegrasyon boyutu da göz ardı edilmemelidir. Yaşanılan toplumun temel hukuk düzenine aykırı davranmak Müslümanı hem ekonomik hem de sosyal ve kültürel olarak hayatın dışına iter. Sürekli olarak “Ben bunu yapmam!” çizgisinde konumlanan bir Müslüman, zamanla o toplumdan kopma riski taşır. Bu kopuş, bireysel dindarlığı koruma amacıyla başlasa da uzun vadede ekonomik ve sosyal marjinalleşmeye yol açabilir.

Burada asıl soru şudur: Dolaylı ve kaçınılmaz temas ile doğrudan teşvik ve üretim aynı mıdır? Modern hukuk düzeninde tarafsız bir hizmet sunumu, haram fiilin asli unsuru olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa mevcut bir toplumsal sistem içinde nötr bir rol müdür? Bu ayrım yapılmadan verilen hükümler, ya bireyi yaşadığı toplumla çatışmaya sürükler ya da dinî hassasiyetleri bastırmaya zorlar.
Benim holistik fıkıh dediğim yaklaşım tam da burada devreye girer. Holistik fıkıh hükmü, fiilin zahirine bakarak değil; bağlamı, sözleşme yükümlülüğünü, hukukî sonuçları, ekonomik gerçekliği ve toplumsal etkileri dikkate alarak verir. Bu yaklaşım hükmü gevşetmek değildir; hükmü doğru zemine oturtmaktır. Çünkü fiil, soyut bir boşlukta gerçekleşmemektedir. Hukukî düzen, ekonomik zorunluluk ve sosyal yapı, fiilin anlamını etkileyen unsurlardır.
Evet ben de kabulleniyorum bugün özellikle Müslüman azınlıklı ülkelerde var olan ve hayatın tabii akışı içinde alabildiğine normal kabul edilen birçok faaliyet, Müslümanın değer dünyasıyla birebir örtüşmeyebilir. Örtüşmüyor da zaten. Ancak her örtüşmeme hali, doğrudan haram fiilin faili olmayı gerektirmez. Orada Müslümanın bireysel rolü, niyeti ve fiilin yapısal konumu dikkatle analiz edilmelidir. Aksi hâlde dinî hassasiyet adına hukuk düzeniyle sürekli çatışan bir pozisyon ortaya çıkar ki bu da uzun vadede ne Müslüman kişi için ne de temsil ettiği din için sağlıklı sonuçlar doğurur.
Sonuç olarak mesele, dinî ilkeleri, değerleri, hükümleri terk etmek değil, bütün bunları doğru bir zemine oturtarak sonuca gitmektir. Modern hukuk düzeni içinde yaşayan Müslümanın sorumluluğu, hem dinî hassasiyetini korumak hem de akde sadakat ve kamu düzeni ilkelerini ihlal etmemektir. Bu denge, kolay değildir; fakat fıkhın tarih boyunca üstlendiği rol de zaten bu dengeyi kurabilmektir.
Fıkıh, hayatın dışına çekilerek değil; hayatın karmaşıklığını anlayarak güçlenir. Eğer modern bağlamı hesaba katmadan hüküm verirsek, bireyi ya hukuka aykırı davranmaya ya da dinî hassasiyetini bastırmaya zorlamış oluruz. Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, bu ikisi arasında üsûlî ve dengeli bir yol bulabilmektir. Holistik yaklaşımın önemi de tam burada ortaya çıkar: hükmü bağlamdan koparmadan, ilkeyi hayata taşıyabilmek. Biliyorum zor. Zor ama imkansız değil. Bunu başarmak zorundayız.













