Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu eserinde zindanların yalnızca bedenleri kapatmak için değil, insanı yeniden biçimlendirmek için de kurulduğunu söyler.
Tarihi ironisi şudur ki, çoğu zaman insanı susturmak için inşa edilen o duvarlar, bazı ruhlarda daha derin bir sese dönüşür.Tarih boyunca zalimler zindanları susturmak için inşa ettiler; fakat çoğu zaman o taş duvarlar, susturmak istediklerinin sesini daha da derinleştirdi. Demir kapılar, bazen düşünceyi daraltmak yerine onu yoğunlaştırdı; insanı kalabalıklardan koparıp kendi ruhunun sessizliğiyle baş başa bıraktı. Ve o sessizlikte bazı gönüller, bir ömür boyu söyleyemediklerini söyledi.
Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kıssası bunun ilk büyük misallerinden biridir. O mübarek Nebi, zindanı bir mahkûmiyet mekânına değil, bir irşad ve terbiye mektebine dönüştürmüştü. Bediüzzaman Hazretleri’nin hapishanelere “Medrese-i Yusufiye” demesi boşuna değil. Çünkü bazen insanın en büyük hürriyeti, dışarıdaki geniş meydanlarda değil, iç dünyasında kurduğu enginliktedir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu. Dostoyevski, sürgün ve hapis yıllarında insan ruhunun en verimli koridorlarını keşfetmişti. Antonio Gramsci, Mussolini zindanlarında “Hapishane Defterleri”ni yazmıştı. Cervantes’in eserlerinin önemli bölümleri de mahpusluk günlerinin mahsulü olmuştu. Demek ki zindan, bedenleri sınırlasa bile fikrin ufkunu her zaman daraltamıyor.
Ne yazık ki yakın tarihimiz de böylesi acı tablolar gördü. Binlerce eğitimli insan, öğretmenler, akademisyenler, hukukçular, gazeteciler, sanatçılar ve gönül insanları ağır ithamlarla zindanlara gönderildi. Fakat ilginç olan şu ki; dışarıdan bakıldığında “yok etme/soykırım” gibi görünen o süreç, içeride başka bir bereket doğurdu. Okuyanlar daha çok okudu, düşünenler daha çok düşündü, kalem tutanlar yazmaya devam etti.
Bunun güzel misallerinden biri Fevzi Yazıcı oldu. Son derece sınırlı şartlar altında yeni bir yazı karakteri geliştirdi. Eşinin ismini verdiği “Firdevs” adlı bu çalışma, yalnızca yakın çevrelerin dikkatini çekmekle kalmadı; uluslararası medyada da ilgi gördü ve çeşitli tasarım çevrelerinde yankı buldu.
Belki de Medrese-i Yusufiye’nin yeni halkalarından biri de bugün elimizde bulunan Ali Tokul Meali.
Ali Tokul Bey, Kur’an’ı ezberinde taşıyan bir hafız, ilahiyat alanına vâkıf bir isim ve aynı zamanda hukukçu bir avukat. Yaşadığı ağır imtihan yıllarında zamanını yalnızca sabırla tüketmedi; onu üretime dönüştürmeye çalıştı. Ve hapishanede yaşadığı dönem boyunca boş oturmadı, zindanı adeta bir akademiye dönüştürdü ve ortaya Kur’an-ı Kerim’e dair yeni bir meal çalışması çıktı.


