Bugün anneler günü.
“Ne güzel hayatı analarla yaşamak
Yürekleri temiz, alınları ak
Duyguları bile haramdan uzak
Sıcak analar bilirim,” diyor Yavuz Bülent Bakiler.
Hayat kitabımın sayfalarını geriye doğru çevirdiğimde, öz anamın şefkatli gölgesinin yanına, ruhumu iyilikle emzirmiş iki müstesna kadının sureti düşer. Onlar, kan bağının ötesinde, kalbimin en mutena köşesinde “ana” sıfatıyla taht kurmuş vefa abideleridir.
Ağabeyimle Uşak İmam-Hatip Okulu’nda okurken, rahmetli Halit Dedemin gelini Dudu Yengem bize evinin kapılarını değil gönlünün saraylarını açtı. O günün çetin şartlarında şehre gelmiş, yol yordam bilemeyen iki köy çocuğunun kahrını çekmek, çamaşırını yuyup yemeğini pişirmek, fedakârlığın en sessiz ama en görkemli resmiydi.
Henüz kendi evladı yokken, sanki tüm annelik birikimini bize boşaltırcasına üzerimizde bir tül gibi titrerdi. Dört koca yıl aynı çatı altında, aynı sofrada hemhâl olduk da gönül sarayımızda bir kıl kadar dahi incinmedik. Belki de bu hesapsız merhametinin bir mükafatı olarak Mevla, daha sonra ona pırıl pırıl evlatlar lütfetti.
O bizim “ikinci anamızdı”, biz ise onun karnında değil ama yüreğinde büyüttüğü evlatlarıydık.
Öğrencilik yıllarımızın bir diğer durağı, Sarayaltı Mahallesi’nin tozlu ama huzurlu sokaklarıydı.
Mahalle camisinde okuduğumuz ezanlar, kıldırdığımız namazlar bizi mahalleliyle bir aile yapmıştı; ancak Nazife Teyze’nin yeri bambaşkaydı.
O, mahallenin üzerine doğan bir iyilik güneşiydi. Yüzündeki ruhani güzellik, asil tabiatının ve bereketli ömrünün bir nişanesi gibi parlardı. Nedendir bilinmez, ona karşı kalbimde saf, temiz bir sevgi filizlenmişti.
Oğlu Ahmet’le bize sık sık yemek gönderirdi. Ahmet ise o günlerde on yaşlarında, nurani yüzlü bir çocuktu. Çakır gözleri uçsuz bucaksız bir denizdi. Biz ona “Ceylan Gözlü Ahmet” derdik. Sürmeli, siyah gözleri ve masum çehresiyle, sanki annesinin o merhametli ruhunu bizlere taşıyan küçük bir elçiydi.
Sahurda o ağır yemek tepsisiyle kapımıza dayanır, “Annem, ‘onlar yemek yapamaz, aç oruç tutarlar’ dedi,” diyerek elindekini bize uzatırdı.
O yıllar Anadolu’nun üzerine çöken karanlığa karşı kandillerin birer birer yakıldığı yıllardı. Bediüzzamanlar, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Mehmet Zahit Kotkular gibi sıradağlar misali heybetli duran; borana ve tipiye meydan okuyan o “fecir süvarilerinin” sessiz çığlıklarını ruhumuzun derinliklerinde hissediyorduk. Onlar, her mevsim gül yetiştirmenin sırrına ermiş gönül erleriydi.
Necip Fazıl’ın gür sedası, Hekimoğlu İsmail ve Şule Yüksel Şenler’in kaleminden dökülen ışık huzmeleri derken; asıl büyük yankı Ege’den geliyordu. Rüzgârla hareketlenen devasa ormanların ilahi nağmesini andıran o gür ses, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sesiydi.
O sese gitmek, o aydınlığa yönelmek istiyordum ama imkansızlıklar prangaydı ayağımda.
Babam ve ağabeyimle yazın kavurucu sıcağında tuğla ocakları ile ekin tarlaları arasında mekik dokuyarak geçimimizi sağlamaya çalışıyorduk. Babam at arabasıyla köyden saman getirip yaz sıcağının altında mahalle mahalle dolaşırdı. Biz de arabanın peşine takılırdık. Saman satılınca babam parayı avucumuza bırakır, köye dönerdi.
İşte tam o noktada, Nazife Teyze’nin bereketli eli yine üzerimize uzandı. Bayram günü oğlu Ahmet’le gönderdiği elli lira, benim için sadece bir harçlık değil; yeni bir dünyanın anahtarıydı. Ağabeyimin kendi payından feragat edip “Haydi, sen git.” deyişindeki o büyük fedakarlıkla birleşince, Hocaefendi’ye giden yollar önümde bir bir açıldı.
Nazife Teyze’nin gönderdiği o mütevazı bayram harçlığı, benim ‘’yaşatma idealine’’ doğru attığım ilk adımın yakıtı oldu.
Bir yaz günü Nazife Teyze evinin önünde otururken, elinde ve sırtındaki yüklerle bir kadının yaklaştığını görüyor. Kadının üzerinde alaca basmadan soluk bir elbise, başında beyaz yaşmak vardır. Kadın kan ter içindedir. Güneş kavruğu yüzü al al olmuştur sıcaktan. Sırtındaki erzak dolu heybe yetmezmiş gibi, ellerinde de ağır çantalar vardır. Peşinde ise altı-yedi yaşlarında gürbüz bir çocuk…
Kadın tam hizasına gelince Nazife Teyze, hâline acıyıp sesleniyor:


