“Zulmettiğiniz insanların çocukları sabah akşam hepinize beddua ediyorlar. Öğretim üyesi sizden olmayabilir. Ne var bunda? Size çok karşı da olabilir. Siz bu ülkenin sahibi misiniz? Zillullah-ı fil alem misiniz? Kendinizi Allah’ın yeryüzündeki gölgesi mi sayıyorsunuz? Nizam’ül – Mülk müsünüz? Nesiniz siz, milletin ekmeği ile bu kadar oynuyorsunuz? Bir an için onların hepsini suçlu kabul etsek bile onların çoluk çocuklarının ne suçu var? Onları rızıksız, nâna muhtaç bir hâle nasıl getirirsiniz? Evinizde nasıl uyuyorsunuz? Çocuğunuza nasıl sarılıyorsunuz?”
Meclis kürsüsünden zalim iktidarın suratına suratına söylenen bu sözlerin sahibi Sırrı Süreyya yok artık.
Güneşi görünce küçülen gölgelere gün doğdu.
Korkusuzdu.
Onurluydu.
Dik duruşluydu.
Sevimliydi.
Babayiğitti.
Mağrurdu, mahzundu.
Derin Anadolu’nun çığlığıydı.
Herkes sevdi onun sesini.
1971 muhtırasında Hocaefendi, hapishanede birlikte kaldığı solcu gençleri anlatırken; “Bir gün çok sevdikleri İbrahim ve Nedim adında iki kardeşin öldürüldüğü haberini aldılar” diyor, “Hepsi ağlamaya başladı. İçlerinde baygınlık geçirenler bile oldu. Bir ara koğuşa gelen gardiyanı: “Git başımızdan!” diyerek kovdular.
Gerilim gittikçe arttı.
Nedim’in sağ yakalandığı haberini alınca rahat bir nefes aldılar.
Birkaç gün sonra koğuşa getirildi Nedim.
Ayaklarının altını ustura ile yararak tuz basmışlar, topuk kemiğini çıkarmışlar ama yine de konuşturamamışlar.
Onun koridorda sekerek yürümesi, benim yüreğimi kanatıyordu. Ayağının altı lime lime idi, aylarca öyle topallayarak yürüdü.
Dine uzak yaşantıları olmasına rağmen, bu gençlerdeki idealizme ve toplum için bir şeyler yapma çabasına hayran oldum.
Nice vatanperver, mert, dürüst, öz be öz Anadolu çocuğu vardı ki, ‘Batı’nın emperyalizmini kabul etmiyoruz.’ diyorlardı. Ama buna karşı olarak yanlış bir tercihle komünizmi seçmişlerdi.
Onlarla bir kader birliğimiz oldu, çok candan dostlarımız oldu.
Öyle riyasız delikanlılar gördüm ki, kafalarına Allah’ı koydun mu her biri bir sahabe gibi olurdu. Dobra dobraydı hepsi!”
Sırrı Süreyya fakir bir ailenin çocuğu idi.
Daha sekiz yaşındayken babası ölünce annesi ve kardeşleriyle gözleri görmeyen yaşlı dedesinin evine sığınmışlardı.
Ailesine ekmek götürmek için çocuk yaşta fotoğrafçıda çırak olarak çalışmış, düğünlerde fotoğraf çekmiş, orada burada mevsimlik işçi olarak çalışmıştı.
Babası sosyalistti.
Anne tarafı Adıyaman’ın ilk nurcu ailesiydi.
Sırrı Süreyya babasından sosyalizmi öğrendi. Annesi tarafından Risale-i Nurlar’la nefeslendi.
Böylece ortaya Sırrı Süreyya adında bir efsane çıktı.
Herkes onun gülen yüzünü,
Mizahlarını…
Şiirlerini…
Şarkılarını…
Şakalarını…
Hikmetini…
Merhametini…
Duruşunu….
Vicdanını çok sevdi.
Türünün son örneğiydi.
Süreyya yıldızı gibiydi.
Hep yiğit kaldı,
Hep Anadolu.
Hep davasını öne aldı.
Sevdasıydı ülkeye barışın gelmesi,
Bu topraklarda kanın durması.
Mütefekkirdi.
Yazardı.
Şairdi.
Senaristti.
Yönetmendi.
Sanatçıydı.
Siyasetçiydi.
Barış adamıydı.
Soylu bir duruşu vardı.
Hiç eğilmedi.
İnançlıydı.
Ömrü hapishanelerde, hastanelerde geçen bir yiğitti.
Ömrünü Kürt-Türk kardeşliğine adadı.
Kızı Ceren’e yaşanır bir ülke bırakmaktı muradı.
Onun için siyasete girdi.
Bir gün Meclis Başkanvekili olarak oturum yönetiyordu.
Doğulu bir milletvekili kürsüden Kürtçe selamlama yapınca salondan itirazlar yükseldi:
“Anlaşılır bir dille konuş.”
Bu haksız itirazlara kükredi:
“Çok kalbimden gelen bir duyguyu paylaşmak istiyorum. Refik Halit Karay’ın ‘’Eskici’’ hikâyesini bilen bilir. İstanbul’dan Beyrut’taki halasının yanına göçmek zorunda kalan bir Türk çocuğu orada büyük bir izolasyon içinde yaşar. Etrafında Türkçe bilen kimse yoktur.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir ayakkabı tamircisini çağırır.
Tamirci çivileri ağzına alınca Hasan;
“Çiviler ağzına batmaz mı senin?” der.
“Türk çocuğu musun be?…”
“İstanbul’dan geldim!”
“Ben de o taraflardan… İzmit’ten! Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlatır.
Fakat, sonunda bütün ayakkabılar tamir edilir, iş biter.
Hasan, yüreği burkularak sorar:
“Gidiyor musun?”
“Gidiyorum ya, işimi tükettim.”
Hasan sessizce, titreye titreye ağlamaya başlar.
“Ağlama be! Ağlama be!..”
Eskici başka söz bulamamıştır, o da ağlamaya başlar.
Bu hikâyeyi her dinlediğimde ağlayasım gelir. Onurum üzerine söylüyorum. Ben, boynumu vursanız bir insanın rüyasını gördüğü, ninnisini söylediği ana diline burada müdahale etmem, haya ederim.”


