Efsanevi genci ilkin bir İskandinav ülkesinde gördüm.
Mülteci çocuklarla basketbol oynuyordu. Bir NBA oyuncusuna dokunmanın, onunla aynı sahayı paylaşmanın heyecanı, yüzlerinden okunuyordu.
Gittiği her ülkede ölüm ve kaçırılma dahil her türlü karanlık planlara rağmen inandığı hakikati savunmaktan, kıtalar aşmaktan geri durmayan bu efsanevi spor ve barış adamı gerçek bir kahramandı. Neredeyse tüm dünyayı dolaşıyor, çeşitli federasyonların organizasyonlarıyla farklı kültürlerden çocukları bir araya getiriyor, onları barışın ve kardeşliğin etrafında buluşturuyordu.
Kudüs’te Filistinli ve İsrailli çocuklarla aynı potaya top atıyor, birbirlerine pas vermelerini sağlıyor, sporun dilinin sevgi olduğunu hatırlatıyordu.
Vatikan’da Papa’yla görüşüyor; Ortodoks, Katolik ve Müslüman çocukları aynı çemberde topluyor, onları dünya kardeşliği fikrinde birleştiriyordu.
Basketbol okulları açmayı hayal ediyordu.
Ülkeler onu oynatmaktan çekinse de o, tek başına zulme meydan okumayı sürdürüyordu.
Dünyanın en önemli insan hakları aktivisti ve NBA oyuncusu Enes Kanter Freedom’dan söz ediyorum.
Daha 29 yaşındaki bu efsanevi genç yeni çıkan kitabı “In The Name of Freedom” un daha ilk sayfasında, “Özgürlüğün bir bedeli vardır.” diyor. Ve ekliyor:
“Ben o bedeli ödemeye hazırım.”
Bu cümlenin hazin ve tatlı melodisi, kitabın her satırında bir fon müziği gibi yankılanıyor.
Kitabın kapağında “NBA’de ve dünya çapında bir siyasi muhalifin insan hakları mücadelesi” yazıyor.
Yazar, hikâyesini şöyle özetliyor:
“Bu kitap, özgürlüğün bedelidir. Vatanım tarafından reddedilmenin, on yıl boyunca ailemle konuşamamanın, sevdiğim oyunu NBA’de ve başka yerlerde oynamaktan menedilmenin acısından doğmuştur. Avrupa’da gözaltına alınmanın, yabancı bir ülkede kaçırılmaktan kıl payı kurtulmanın, ‘uluslararası suçlu’ damgası yemenin, hakkımda İnterpol tarafından kırmızı bülten çıkarılmasının hikâyesidir. Hapsedilip işkence gören yakınlarımın, aldığım sayısız ölüm tehdidinin, başıma konan 500.000 dolarlık ödülün hikâyesidir. Benim için en değerli olanları feda etmenin ve hayatımın geri kalanında nelerle yüzleşeceğimi düşünmenin hikâyesidir.”
Kitabı iki günde, adeta soluksuz okudum.
Ve gerçekten, satırların her birinde bu mücadelenin bedeli hissediliyor.
Yazar kitaba çarpıcı bir girişle başlıyor;
Cakarta’da gecenin bir yarısı…
Güm… Güm… Güm…
Kapımda duyduğum ses bir vuruş değildi; çılgınca bir çarpmaydı. Derin ve bitkin bir uykudan aniden uyandım.
Saate baktım: 02:30.
Neler oluyor?
Yatağımdan sendeleyerek kalktım ve kapıya doğru yürüdüm. Gözetleme deliğinden baktığımda menajerim Mel’i gördüm. Kendisi de yeni uyanmış, gergin ve dağınık görünüyordu. Kapıyı açar açmaz Mel gözlerimin içine baktı ve sessizce, “Hemen gitmemiz gerekiyor,”dedi.
“Ne demek gitmemiz gerekiyor? Yarın bir sürü programımız var.”
“Aşağıda tekin olmayan adamlar dolaşıyor.”
Nasıl kaçarız?
Otel odamın kapısında silahlı bir muhafız da olmak üzere otelde beni koruyan bir ordu var.
“Ben onları atlatırım.”
Mel ve ben bir merdiven boşluğuna daldık ve otelin arka çıkışına doğru acil durum merdivenlerinden hızla indik.
Neredeyse her şeyimizi, birçok eşyamızı, devasa güvenlik ekibimize eşlik eden araç filosunu geride bıraktık.
Kısa bir araba yolculuğu hiç bu kadar uzun sürmemişti. Neyse ki havaalanına vardık. Güvenlikten geçerken nefesimizi tuttuk. Çünkü 2.10 boyunda biri olarak kalabalığın arasından kolayca seçilebiliyordum.
Her an üniformalı biri omzuma dokunup o korkunç cümleyi söyleyebilirdi:
“Lütfen benimle gelin.”
Neyse ki böyle bir şey olmadı; belki de kapüşonlu üstümü ve güneş gözlüğümü takmam işe yaradı.
Tüm vücut tarayıcısından geçtikten sonra ve sert bakışların önünde her şey normalmiş gibi davranarak uçağa bindik.
Sessizce ülkeden çıkabilmek için dua ettik. Uçağın tekerlekleri yerden kalktığında derin bir nefes aldık.
Endonezya ziyaretimizi organize eden arkadaşımızı aradık.
Ondan duyduklarımıza inanamadık: Otele gelenlerin ordu ve istihbarat servisine bağlı subaylar olduğunu ve beni Türkiye’ye iade etmek için orada bulunduklarını söyledi.
Uçağımız başkent Bükreş’e indiğinde pasaportumu uzattığım görevli uzun uzun önündeki ekrana baktı.
Ardından yerinden kalkarak arka odaya gitti. Dakikalar suskunluğun içinde uzadı. Bir süre sonra bir polisle geri döndü.
“Pasaportunuz iptal edilmiş. Ülkeye girişiniz mümkün değil. Hakkınızda yakalama kararı var.’’
Bir anda, dünya üzerindeki hiçbir ülkenin vatandaşı olmamanın ağırlığı üzerime çöktü. Türkiye’ye iade edilmek üzereydim.
Beklemenin işkenceye dönüştüğü anlar…


