Önce Van Gölü göründü…
Uçsuz bucaksız maviliğini asırlık bir sır gibi bağrında taşıyan o sessiz göl…
Sonra dağlar çıktı karşıma.
Başları bulutlara yaslanmış, mağrur ve suskun dağlar…
Biliyorum ki o heybetli dağlar ve o dilsiz mavi göl tanır beni; her birinin kuytusunda benden bir iz, bir yaşanmışlık saklı.
En çok da içimi acıtan, o dağların bizden kopardıklarıydı. Genç ömürlerin dağlara devşirildiği, hayallerin daha filizlenmeden budandığı o gri günlerde, sabah sınıfa girdiğimde karşılaştığım manzara sessiz bir çığlık gibi çökerdi içime: Sırası boş kalan, o ahşap masaya bir daha hiç oturamayan öğrencilerim…
Yoklamada isimlerini okuduğumda cevap vermeyen o sesler, yıllar geçse de zihnimde hâlâ yankılanır.
Van, benim için sadece gururlu bir coğrafya değil; acıyla harmanlanmış, her bir öğrencimin eksik kalan gülüşüyle kalbime işleyen sızılı bir memleket hikâyesidir.
Van Gölü’nün önünde, manzaranın tam kalbinde bir yiğit oturuyordu. Bu sessiz, dingin doğanın koynunda kendi sesini, kendi hakikatini bulmaya çalışan bir anlatıcı gibi vakur duruyordu.
Üzerinde mavi ve beyaz kareli, kısa kollu gömlek vardı.
Havaya kalkmış, parmakları hafifçe bükülmüş el, sıradan bir jestten çok daha ötesiydi; bir fikri savunmanın, bir duyguyu göğüsleme gayretinin, belki de “Beni dinleyin! Burada can çekişen önemli bir hakikat var.“ deyişinin bedensel bir ifadesiydi.
Derken ekranda konuşanın adı göründü:
Ömer Alaca.
Hüznün ve yetimliğin dünyadaki adıydı Ömer Alaca.
Henüz ilkokulda okurken babasını yitirmişti.
Ortaokul yıllarında hayatına yön verecek, ruhunu şekillendirecek insanlarla yolları kesişmişti.
O günden sonra hayatının bütün safhalarında büyük bir sadakatle bu emanete, bu Hizmet’e dört elle sarıldı.
Görev yaptığı her yerde, ailesiyle birlikte sevgi sofraları kurarak kalplere girmeyi başardı.
Üniversiteyi bitirince Erciş’in bir köyünde göreve başladı. Köylülerin gönlünde silinmez izler bıraktı. Köylülerin bütün dertlerine koştu. Çocuklarının sınavlarda başarılı olması için gece gündüz çalıştı.
“Vefalı köylüler” Ömer Hoca’yı evlatlarından aziz bildiler.
Fakat takvimler 2016’yı gösterdiğinde, ülkenin üzerine kâbus gibi çöken o karanlık ve uğursuz bulutlar, Ömer Hoca’nın da huzur tüten yuvasına isabet etti.
On bir gün süren o soğuk nezarethane sürecini, 501 günlük zindan hayatı ve ardından gelen, bileğindeki zincirden çok ruhunu acıtan üç ay süren kelepçeli ev hapsi takip etti.
İşte şimdi, Van Gölü’nün kıyısına oturmuş, rüzgârın dalgaları dövdüğü o yerde o zor günleri anlatıyordu:
“Yıllarca kendilerine dua ettiğim, çocuklarıma ‘Bunlar bizim emniyetimizi sağlıyor.’ dediğim polisler kulağımdan tutup çektiler, önlerinde diz çöktürdüler, işkence ettiler.
Tutuklandığımda eşimin doğumuna sadece 15 gün vardı. Ağır ceza savcısı, ‘Ömer, sen çocuğunun doğumunu göremeyeceksin, büyüdüğünü göremeyeceksin.’ dedi.
Bunu söyleyen, adalet dağıtmakla vazifeli bir savcıydı.
Hapishane deneyimi bana gösterdi ki insanlar sadece ikiye ayrılıyormuş:
İyiler ve kötüler…
Hapisten çıktıktan sonra bir buçuk yıl boşta kaldım. Vebalıymışım gibi kimse iş vermedi.
Pazarda soğan sattım, sarımsak sattım, bal sattım.
Bir gün hastane önünde bir tanıdığımla karşılaştım. Elim elinde konuşuyorduk.
Hani bir yardıma ihtiyacı varsa diye yüreğim titrerken, ‘ihraç edildiğimi’ duyunca gözleri korkuyla faltaşı gibi açıldı. Bir sağa baktı, bir sola… Sonra usulca, suç işliyormuş gibi elini elimden çekti ve arkasına bakmadan yürüdü gitti. Bu bana beş yüz bir günlük hapis hayatından daha ağır geldi.
Ülkenin hapishaneleri masum insanlarla dolu. Masum insanları bilerek, isteyerek harcıyorlar. Bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüğü yapıyorlar.
En çok üzüldüğüm şey de insanların içindeki iyilik duygusunu öldürdüler. Bundan sonra kimseye kötülük yapmam ama iyilik yapar mıyım bilmiyorum.”
Ömer Alaca’nın bu son sözleri, benim de ruhumda derin yaralar açıyor. Bir insanı haksız yere kapatabilirsiniz, ömrünü çalabilirsiniz. Bunlar büyük zulümlerdir ama bir şekilde telafisi aranır. Fakat bir insanın içindeki “iyilik yapma” duygusunu öldürdüğünüzde, o toplumun geleceğini katletmiş olursunuz.
Onun bu haklı ve derin sitemi eski bir çöl hikayesini getiriyor aklıma.
Çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir bedevi, uzaktan geçen, devesinin üzerindeki adama seslenerek yardım istiyor. Adam, susuzluktan ölmek üzere olan bedeviye yardım ediyor.
Kendine gelen bedevi, o temiz iyiliğe nankörlükle karşılık veriyor. Adamı bağlayıp devesine bindiği gibi oradan uzaklaşıyor.
Eli kolu bağlı adam ardından sesleniyor:
“Tamam, devemi aldın git ama senden tek bir ricam var. Bu olayı sakın kimseye anlatma!”


