Hüzünlü bir eylül günüydü.
Uzak Doğu’nun gizemli ve kadim ülkesi Japonya’daydım.
Hızlı trenler her beş dakikada bir hareket ediyor; kuzeyden güneye, güneyden kuzeye dev yılanlar gibi kıvrılarak rayların üzerinde akıp gidiyordu. Saatteki hızı 300 kilometreyi geçen bu mühendislik harikalarıyla Uzak Doğu’nun bu gizemli coğrafyasında en ırak mesafeler bile saniyeler içinde yakın oluyordu.
Bu topraklarda, yüz yıl önce yaşanmış bir faciayı hatırlamak ve aynı zamanda yeni bir dostluğun filizlenişine şahitlik etmek için bulunuyordum. Güzün ilk habercisi olan kızıl yapraklar, eylül rüzgârlarının sert salvolarıyla Kutsal Fuji Dağı’nın bağrından savrulurken, kulaklarıma Ertuğrul Fırkateyni’nde can veren leventlerin acı çığlıklarını taşıyordu sanki. Deniz, o karanlık geceyi sinesinde saklayan devasa bir mezar gibi suskundu; ancak hüzünlü rüzgârlar, vatanından uzak bu sularda son nefeslerini veren yüzlerce yiğidin adını fısıldıyordu.
Modern hayatın hüküm sürdüğü bu topraklarda, bundan yüz yıl önce Türk ve Japon halklarının hafızasında derin izler bırakacak büyük bir facia yaşanmıştı.
İstanbul’da 1889 yılının hüzünlü bir temmuz günüydü.
Öğle saatlerinde Haliç, mahşerî ve coşkulu bir kalabalıkla çalkalanıyordu. Şanlı gemiyi uğurlamak için sahile dökülenlerin gözleri gururla yaşarmıştı. Türk bayraklarıyla donatılmış olan Ertuğrul fırkateynin güvertesinde hazır kıta toplanan bahriyeliler, mızıkaların çaldığı o meşhur “Ey Gazi” marşıyla selamlıyordu İstanbul’u. Yelkenleri henüz açılmamış olan devasa gemi, çarkını işleterek ağır ağır yürümeye başladığında dudaklardan şu içli nağmeler dökülüyordu:
Besmeleyle Ertuğrul’um demir aldı
Hep ahali sahillerde bakakaldı
Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı
Hak selamet versin şanlı Ertuğrul’a
Üç direkli fırkateyndir gemimiz
Kimimiz bekârız, evlidir kimimiz…
Bu içli nağmeler İstanbul’un her sokağına, her köşesine dalga dalga yayılmaktaydı. Geminin Sarayburnu’ndan kıvrılarak açık denize doğru süzülmesi ve nihayetinde gözden kaybolmasıyla, sahildeki o büyük sevinç yerini aniden derin bir hüzne ve hıçkırıklara bıraktı.
Ertuğrul mürettebatı, arkalarında bıraktıkları sevdiklerinden ayrılmanın burukluğunu yaşasa da, Asya’nın uzak diyarlarındaki Müslüman kardeşlerine ulaşacak olmanın ve İslam Halifesi’nin selâmını götürecek olmanın yüce heyecanıyla doluydu.
Ertuğrul Fırkateyni, uğradığı her sahilde büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. Gemi, Osmanlı’nın uzak diyarlara uzanan selamı olarak görülüyordu.
Aylar süren, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından nihayet Japonya’ya varılmıştı. Japon İmparatoru’na Padişah’ın hususi mektubu ve eşsiz hediyeleri takdim edilmiş, diplomatik temaslar başarıyla tamamlanmıştı. Görev tamamlanmış, artık gururla vatana dönme vakti gelmişti.
Ertuğrul Fırkateyni, gövdesinde yüzlerce canın sıla hasretiyle, hırçın dalgaları yara yara dönüş yolundaydı.
Takvimler 16 Eylül 1890’ı gösterdiğinde Büyük Okyanus, en gaddar, en amansız tayfunlarından birini salmıştı üzerlerine. Bardaktan boşanırcasına değil, sanki gök yarılmış da devasa kovalardan dökülüyormuşçasına iniyordu sağanak yağmur.
Rüzgâr, uğultusuyla kulakları sağır eden korkunç bir canavara dönüşmüştü. Hava karardıktan sonra daha da azgınlaşarak denizi göğe fırlatıyor, karayı geceyle bir ediyordu.
Tayfunun kırbaçladığı dağ gibi dalgalar, fenerin hemen altındaki sivri kayalıklara çarpıyor; karanlığın bağrında patlayan top mermileri gibi gümbürdeyerek gecenin sessizliğini yırtıyordu.
Tüm bu kıyamete, dilsiz ve vakur bir hâlde şahitlik ediyordu Kashinozaki Deniz Feneri.
Nihayetinde Ertuğrul, Kashinozaki’nin o acımasız, testere dişli kayalıklarında çatırdayarak parçalandı ve saniyeler içinde Japon Denizi’nin soğuk, karanlık sularına gömüldü.
601 kişilik mürettebattan geriye tam bir mahşer yeri kaldı.
O dehşet gecesinde her nasılsa o kayalıklara ağır yaralı olarak tutunabilen ve tırnaklarıyla kazıyarak fenerin bulunduğu tepeye ulaşan 69 denizci için asıl mucize orada başladı.
Kendileri de yoksullukla boğuşan Oshima köylüleri, hiç tanımadıkları bu yabancı askerleri kendi kardeşleri gibi bağırlarına bastılar. Ellerindeki son yiyecekleri, son giysileri onlarla paylaştılar; yaralıların yaralarını sardılar, üşüyen bedenlerini ısıttılar.
Kobe’deki donanma hastanesinde üç ay boyunca üzerlerine titrenerek tedavi edilen bu 69 kazazede bahriyeli, daha sonra Japon hükümetinin tahsis ettiği gemiyle selametle İstanbul’a, ailelerine ulaştırıldı.


