İncecikten bir kar yağıyor.
Yağmurla karışık…
Sulu sepken…
Gurbette bir garip toprağa veriliyor.
Birkaç seveni var başında.
Yüzlerinde maske.
Üzerlerinde hijyen elbiseleri.
Gözlerde siyah gözlükler. Üzerlerinde kalın paltolar.
On beş gün önce vefat etmiş olan bir garibi ahirete uğurluyorlar.
Beden toprağı özlemiş besbelli.
Bir tohum gibi toprağa değeceği günü beklemiş günlerce.
Karanlık ve buz gibi morgda.
Her gün biri gelip diğeri giden ölülerle soğuk dostluklar kurmuş.
Bahar mevsiminde kar yağıyordu bahtına.
Uğurlayanlar arasında ne kızları vardı ne oğulları.
Ne de dört yıl önce ayrılırken “Bahaddin bir daha dünya gözüyle görüşemeyeceğiz.” diyen sevgili eşi.
Sulu sepken altında yalnızca üç-beş seveni…
Gurbet gurbet içinde.
En çok da gurbet illerde yalnız uğurlanan garipler dokunuyor yüreğime.
Evlatlarını bir daha göremeden, onları kanatları altında toplayamadan bırakıp gidiyorlar. Gurbette bir mekan tutamadan, sıcak bir yuvaya kavuşamadan…
Oturum bile alamadan…
Sonbahar yaprakları gibi savrulmuş sevdiklerine bir daha sarılamadan, öpemeden, koklayamadan…
Bir şey söyleyemeden…
Son bir kez gözlerinin içine bakıp “Sizi çok seviyorum.” diyemeden.
Geçmiş güzel günleri unutmadan, geleceğini yıkmadan…
Köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadan.
Üç-beş seveni uğurluyor yağan yağmura aldırmadan.
Geceler boyunca, buz gibi karanlık morglarda birkaç cesetle birlikte cansız bedeni yatarken; tertemiz ruhu, kilitli çelik kapıları usulca açarak gecenin karanlığında bir yıldız böceği gibi sevdiklerini ziyarete gidiyor.
Gündüz bile önünden geçerken yüreğimizin ürperdiği karanlık ve ıssız koridorları yüreğinden yayılan füsunlu ışıklarla geçerek sevdiklerine koşuyor.
Mesafelerin canına okuyor.
Dağları, denizleri, okyanusları aşıyor.
Bir sevdiğine “Çay koy keçeli, içelim.” diyor.
“Bak ölmemiş.” diyor “Aslı yokmuş konuşulanların.”
Bir başka dostuna “Bir kahvaltı hazırlasana.” diyor.
Söz arasında “Falanca abi ile ilgilenin.” tembihini de ihmal etmiyor.
Kapkaranlık morg günlerinde bile darda olan dostları ile ilgisini kesmiyor.
Öğrendim ki meğer ilgilenin dediği o abi hastanede imiş.
“Onlara ölüler demeyiniz…”
Dirilerden daha diridir onlar.
Öldükten sonra da tasarrufları devam eder.
Bütün dostlarının tanıklığı ile gece namazını, evrad u ezkarını hiç bırakmayan bir insana karanlık morglar mezar olsa ne yazar.
Bedenini o buz gibi yerde bırakarak dostlarını dolaşıyor bir bir.
Kardeş ailesinin yanına gidiyor.
“Bugün senin cenaze törenin var.” diyorlar kendisine.
Susuyor.
Bu sözden mutlu olmuyor.
Kendini ölmüş bilmiyor.
Marmara depreminde beton blokların altında babasının kucağında ölümle hayatın arasındaki ince çizgide gidip gelen yavrunun “Bahaddin Abi de gelmediğine göre kimse gelmeyecek baba.” demesi boşuna değildi.
Halbuki o, o anda enkazın üzerinde baba-oğlu kurtarma telaşındaydı. Koca koca taşlarla, beton bloklarla savaşıyordu.
“Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle haşr olursun.”
Mars’ta hizmet var deseler, morgun çelik duvarlarını parçalayıp koşacak kadar imanlı bir adam.
Ölen sadece bir Bahaddin Bey değil ki…
Bir baba ölüyor, bir eş ölüyor, beton blokların altındaki yavruların Bahaddin Abisi ölüyor.
Kelimeler tutsak kalıyor dudaklarda.
Bir anne küçücük evladıyla arkadaşını ziyarete gittiğinde oğlu, arkadaşının eşine ziyaret boyunca hep “Baba!” diye sesleniyor.
Kadın mahcup oluyor, utanıyor.
Evlerine dönerken “Oğlum niye öyle yaptın, o senin baban değil ki!” diyor.


