Ülkenin geldiği hâle bakın…
Vali…
Milletvekili…
Diplomat…
Doktor…
Emniyet müdürü…
Hâkim…
Savcı…
Avukat…
İmam…
Neredeyse devleti ayakta tutması gereken hangi meslek grubuna baksanız, güven duygusunu sarsan bir skandalla karşılaşıyorsunuz.
Siyasi partiler…
Parlamento…
Diyanet…
Yargı…
Bürokrasi…
Sadece insanlar değil, kurumlar da değeri, güveni yerde.
Devletin omurgasını oluşturan yapıların neredeyse tamamı ağır bir güven bunalımının içine sürüklendi.
Canını emanet ettiğimiz polis, devleti makamındaki Vali cinayetten cezaevinde.
Oğlundan doktoruna, emniyet müdüründen memuruna kadar birçok Gülistan Doku’nun cinayetinde ismi geçiyor.
Cinayetten dolayı oğlu ve eşiyle cezaevini boylayan Devlet Valisi.
Devletin mülkiye amiri, cinayet, yolsuzluk, sahtekârlık ya da ahlaki suçlamalar nedeniyle ailece kelepçelenmesi, bu ülkenin hafızasında hiç görülmedi.
Vali eşinin aylık sadece kira gelirinin 700 bin lirayı bulduğu iddiası ise bir başka soru işareti?
40 dükkân, 6 arsa, düğün salonu, bağ ve çok sayıda konut.
Bu servet nasıl oluştu?
Devlet memurluğundan bu zenginlik, nasıl ve nereden?
15 Temmuz Kurgu Darbesi’nin yıldönümünde ortaya çıkan görüntü, utancın da ötesinde bir skandal…
Almanya’daki bazı Türk diplomatları, rejime şirin görünme uğruna camide yan yana saf tutan 9 kişilik cemaati, yapay zekâ ile tıklım tıklım dolu bir kalabalığa dönüştürdü.
Gerçekleri çoğaltamayınca, cemaati yapay zekâyla çoğalttılar.
Yani bir çok şey suni,olunca şimdi de ‘Yapay Zekâ Cemaati’ oluşturdular.
Gerçi ‘Bakara-Makara’ deyip sureyle dalga geçenlerin Büyükelçi yapıldığı bir iktidarda, Almanya’da yapılan çok normal.
Eskiden “monşer” denilen diplomatlar vardı.
Belki eleştirilirlerdi ama devlet ciddiyetini temsil ederlerdi.
Bugün ise propaganda uğruna dijital manipülasyon yapan bir diplomasi anlayışı konuşuluyor. Toplumdan kopuk diplomatlardan, toplumu değerlerinden,ahlakından koparan diplomatlara rücu ettiler bugünküler.
Milletvekilliği de öyleydi.
Bu makamın az da olsa bir ağırlığı ve itibarı vardı.
Elbette her dönemde istisnalar çıktı.
Milletvekilinin özgeçmişinde yer verdiği bilgiler, mezun olup olmadığı üniversiteler havada uçuşuyor.
Hangi birini sayalım?
Adalet çok daha ağır yara aldı.
Belki geçmişte de kusurlar vardı.
Ama insanlar en azından hâkimlerin vicdanıyla karar vermeye çalıştığına inanıyordu.
Kendini hâkim olarak tanıtıp milyonlarca liralık dolandırıcılık yapan “Cübbeli sahte yargıçlar” adliye koridorlarında, mahkeme salonlarında boy gösteriyor.
Evinden hâkim cübbesi, külçe altınlar fışkırıyor.
Öyle ki profesyonel sahtekârlık yapmış ki, doktor eşinin bile yıllarca onu gerçek hâkim olduğuna fark etmemiş.
Tüm bunlar kara mizah değil, gercek.
Devletin Cumhuriyet Savcısına bakar mısınız?
“İhtiyaç sahibi ailelere yardım” bahanesiyle hâkimlerden, savcılardan, avukatlardan ve adliye çalışanlarından topladığı parayı suistimal ettiğini soruşturma açılınca öğrenebildik.
Ya Diyanet?
Bir dönem farklı görüşlere sahip insanlar bile kürsüde konuşan din görevlisine saygı duyardı,inanırdı.
Konya’da sahte diplomalı imamlara aynı gün operasyon yapıldı.
Dört imam birden tutuklandı.
Din, diyanet, vaaz, nasihat hak getire!
Deprem felaketinde milyonların umut bağladığı AHBAP Derneği’nin bugün geldiği noktaya bakar mısınız?
Neredeyse her sabah bir sanatçıya, bir gazeteciye, bir iş insanına ya da toplumun farklı kesimlerinden insanlara şafak operasyonları düzenleniyor.
Bugün ihtiyaç sahipleri, bir zamanlar dünyanın dört bir yanında iyilik köprüleri kuran Kimse Yok Mu Derneği’ni mumla arıyor. Bir iyilik hareketini yok edenlerin ülkeyi getirdiği hale bakın.
Yazık değil mi bu memlekete?
Yıllardır torpille insan kayırmanın, liyakati yok saymanın, bakanlıkların, müdürlüklerin, kamu kurumlarının ve devletin en stratejik noktalarının içini boşaltmanın, bedelini ödüyor bu memleket.


