Bu bir sinema filmi olsaydı, ‘Kaç İsmail kaç!’ sahnesiyle başlardı. 28 Temmuz 2014’te gözaltındaki 49 polisin sorgusunu yapan sulh ceza yargıcı (şimdi Yargıtay üyesi) İslam Çiçek’in ağzından dökülmüştü bu ifade.
Gözaltı süreleri dolduğu için hem usul açısından salıvermek dışında yapılabilecek bir şey yoktu; hem de dosya içeriklerinde suç unsuru bulamıyordu. 17-25 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasında görev almaktı suçları, yani işlerini yapmışlardı. Çiçek, beş dakika ara vermişti ama iki saat geçtiği halde kararını açıklayamıyordu. Avukatlar ve milletvekili Mahmut Tanal durumu sormak için odasına girdiklerinden yargıcı, 5 kişiyle görüşürken buldular. Bunlar kim sorusuna çoğunluk ‘biz polisiz’ cevabı vermişti. Ancak biri tedirgin bir sessizlik içindeydi. Yargıç Çiçek ona döndü ve ‘Kaç İsmail kaç!’ deyiverdi. İsmail’in, kararı getiren MİT mensubu olduğu öne sürüldü. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün ‘bizde çalışan bir memur’ açıklaması ikna edici değildi; zira odada kimlik gösterebilen polisler kaçma lüzumu hissetmemişti.
Suriye ve İran’daki benzerlerinin yolunda giden istihbarat örgütünün yakın tarihi kaçma ve kaçırmalarla şekillendi. Forest Gump’in koşusu gibi İsmaille başlayan koşu büyüyerek devam ediyor. MİT artık kararları tebliğ etmek için ulak kullanmıyor. İnsanları kaçırıp Ankara’nın göbeğinde aylarca işkence ediyor. Yetmezmiş gibi onları yargılayan mahkemeyi bile kaçırıyor.
Tıpkı doksanlı yılların ‘Beyaz Toros’ları gibi insanları kaçıran ‘Siyah Transporter’lerin marifetleri gündemde. Ailelerinin aylar boyunca her kapıyı çalıp her yetkiliye sorduğu kişiler birden bire emniyette ortaya çıkıyor. Maddi manevi işkence gördükleri her hallerinden belli ama avukat istemiyorlar. Neler yaşadıklarını ailelerine bile anlatamıyorlar. Bağımsız gözlemcilerin takibine imkan tanınmıyor ve ikna edici bir sağlık kontrolüne izin verilmiyor. Tam bir tecrit altında tutulmaya devam ediliyorlar. En azından mahkemeye çıktıklarında bazı şeyleri öğrenebiliriz beklentisi de boşa çıktı; çünkü MİT bu defa mahkemeyi kaçırdı.
Farklı zamanlarda kaybolup aynı anda aynı şubede ortaya çıkan dört kişi Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak’ın ilk duruşmaları yapıldı. Aynı dosyadan yargılanan insanlar mahkemede bile iletişime geçer diye ayrı günlerde duruşmaya çıkarıldı. Ücretini kimin ödediği bilinmeyen avukatlar salonda hazır bulunuyor ama savundukları söylenemez. İlk gün aileler ve İnsan Hakları Savunucusu CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu mahkemeyi bulamadı. Tanrıkulu, “mahkeme gizli görülecekse bile ilk duruşma açık yapılıp karar alınması lazım’ dediği için ikinci gün bu usul hatasını düzelttiler. Aç kapa yaptılar. Böylece gözlemci olmak isteyen İnsan Hakları Derneği Ankara şubesini dışarı çıkardılar.

DOĞAL YARGIÇ İLKESİ NEREDE KALDI?
Adamların sanki ellerinde bir liste var ve ihlal edilmedik bir hukuk normu kalmasın istiyorlar. Savunma hakkının dokunulmazlığı ulusal hukukun yanısıra Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6. Maddesinin güvenceye aldığı bir hak. Ancak bu insanlara kullandırılmıyor. Duruşmaların aleni yapılması hakeza hukuk güvencesi açısından vazgeçilmezdir. Mahkeme önce usul hatasıyla ardından şekli prosedürü tamamlasada esasta hak ihlali yapıyor; gizli kapaklı yargılıyor. Doğal yargıç ilkesi ise belki en önemli temel prensiplerden. Oysa Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi 10 Temmuz 2019’da MİT davalarına bakmak üzere kurularak bu ilkeyi yerle bir etti. Suçun işlendiği mahaldeki ve suçtan bağımsız biçimde doğal süreçlerde kurulmuş mahkemeler yetkilidir. İşin tuhaf yanı MİT mensuplarını yargılasın diye özel kurulan mahkeme, istihbarat örgütünün işkence yaptığı iddia edilen kişileri de yargılıyor.


