Sabah kalkıyorum. Yoğun bir gün beni bekliyor. Bugün tanık olarak bir muhacire kadının iltica duruşmasında bulunacağım. Dışarısı kararsız bir sonbahar havası, sisli ve bulutlu. Güneş görünmüyor. Göründüğü günlerde de erken kayboluyor. Buğulu penceremden apartmanın önündeki geniş avluyu dolduran palamut ağacını seyrediyorum.
Her gün biraz daha kendisini ölümün soğuk kollarına bırakan insan gibi cansızlaşıyor. Kızıla boyalı titrek son yapraklar ayrılık temalı hüzzam türküleri söylüyor.
Ya yaz boyunca öyle miydi?
Gür yapraklarla bezeli dallarda kuşlar cıvıldaşırdı. Sabah akşam kuş sesinden geçilmezdi. Sıcak yaz günlerinde kendisine sığınan herkesi gölgelerdi. Şimdi bütün yaprakları gün be gün onu yalnızlaştırıyor. Yuvasız insanlar gibi o da sığınacak bir yer arıyor.
Az sonra siyah bir araba görünüyor. Hızlı adımlarla iniyorum merdivenleri.
Sabah trafiği İstanbul’u aratmayacak kadar yoğun.
Yarım saat kadar sonra duruşma salona varıyoruz.
Gördüğüm şu ki Müslüman ülkeler bir sel gibi Batıya akıyor.
“Ben bir mülteciyim” diyor Şebnem Ferah.
“Bütün hayallerin sonsuzluğa ve sona erebildiği bir yerdeyim.
Yüreğime sığındım. Burada savaş çıksa bile ölen yok.
Kendi yüreğimden başka sığınacak yerim yurdum yok.”
Evet, kendi ülkesindeki bütün hayallerini bırakıp gelen insanlar.
Hocaefendi’nin “ben ülkemin yol kenarlarındaki kahvehanelerini bile özlüyorum dediği” gibi kim bilir bu insanlar doğup büyüdükleri toprakların nelerini özlüyorlardır. Geride ne hasretler, ne özlemler, ne hatıralar bırakarak gelmişlerdir. Can havliyle çoluk çocuk bir bota dolacaksın, bir yandan denizin dalgaları diğer yandan “battı batacağım” korku dalgalarını bin bir meşakkatle aşıp geleceksin ve yabancısı olduğun bir kapıda kabul bekleyeceksin.
Dudaklarımda hep o dua, “Ey kapıları açan Allah’ım! Bize hayır kapılarını aç”
Mescid-i Nebevi ’deki Cibril kapısının kanatlarında görmüştüm bu duayı.
Biz bilemiyoruz hangi kapının hayırlı olduğunu.
Mahkeme kapısının önünde herkes sırasını bekliyor.
Biz de bekliyoruz. Muhacire kadının sevimli çoğunun cıvıltıları salondakileri neşelendiriyor.
Arada bir kapı açılıyor ve görevli sıradakini çağırıyor.
Bir avukat, bir tercüman bir sığınmacı giriyorlar içeri. Sadece yürekler değil yüzler de yangın yeri. Ürkek ve tedirgin bakışlar.
“Ya ilticam kabul edilmezse! Nereye giderim, nereye sığınırım”
Bugünlerde Avrupa, tarihinde hiç olmadık kadar bir iyilik hareketine kapılarını aralıyor.
Zihinlerde hep aynı soru…
Müslümanlar neden bir İslam ülkesine değil de Avrupa ülkelerine göç ediyorlar?
Cevabı çok basit ve çok zor bir soru.
Mülteciler daha çok Suriye, Irak, İran, Afganistan, Fas, Mali, Somali, Pakistan, Bangladeş gibi ülkelerden.
Bunların tamamı Müslüman nüfuslu, bazıları Şeriat ile yönetilen ülkeler.
Peki, bu ülkelerden kaçan Müslümanlar neden başka Müslüman ülkelere değil de çoğu Hristiyan nüfuslu Batı ülkelerine yerleşmek istiyor?
Raşid en Gannuşi bu soruya samimiyetle cevap arayanlardan. Gannuşi, Tunus’taki En-Nahda, Diriliş hareketinin lideri. Hareketi temel olarak Müslüman Kardeşler’in bir kolu kabul ediliyor.
Malum, Arap Baharı denilen ve demokrasi getirecekken daha çok yıkım ve baskıya yol açan akım 2010 sonunda Tunus’ta başladı. Ve tek başarılı örneği de Tunus oldu.
Tunus’taki seçimleri Gannuşi önderliğinde En-Nahda tek başına kazandı ve ilk başta İslam Devleti ilan edildi. Ama sonra Gannuşi dedi ki, biz bu baskı rejiminden laiklerle, demokratlarla el ele çıktık, barış içinde istikrar için birlikte yönetmeliyiz. Ve iktidarı gönüllü olarak muhalefetle paylaştı. 2015’teki Nobel Barış ödülünü işte bu projeye öncülük eden “Diyalog Dörtlüsü” aldı.


