Bir yılı daha tüketirken, geride bıraktığımız zaman dilimi ne yazık ki yine terörün soğuk sesiyle yankılandı.
Takvimler değişiyor; acıların dili, ağırlığı, insanın içine çöken o paslı keder değişmiyor.
Terör,
Şiddet,
Nefret,
Ve hepsinin temeli: kirli siyaset.
Yılın arifesinde önce Avustralya’da terör can yaktı.
Eli kanlı katiller, Sydney’in kalbi, Bondi Plajı’nı kana bulayarak 15 insanın hayatını söndürdü.
Hemen ardından Yalova’da aynı karanlık yüz ortaya çıktı; bu kez üç polisin hayatına kastetti.
Herkesin huzur içinde yaşadığı, “barış adası” olarak anılan Avustralya’yı bile karıştırmaya çalışan bad niyetliler var.
Silah baronları, sevgi ve özgürlük düşmanları, nefret tohumunu bilinçli biçimde büyütenler…
Ama asıl sorumlular, siyasi rant uğruna gözü kan bürünmüş olanlardır.
Sydney’de yaşanan saldırı ile Yalova’daki IŞİD terör örgütü zafiyeti, ilk bakışta coğrafi olarak birbirinden uzak görünebilir.
Oysa üç boyutlu bir resme bakarcasına bakıldığında, iki ülkenin yaşadıkları arasında ortak nokta aynıdır:
Terör örgütü IŞİD ve bu bataklığa yol açanlar.
Peki, bu örgütü kollayanlar kim?
Meselenin Türkiye’ye bakan boyutunu ele alalım.
Recep Tayyip Erdoğan, “IŞİD’i terör örgütü olarak görmüyorum” dememiş miydi?
15 Temmuz kumpasında, Harbiyeli öğrencilerin boğazını, besleyip büyüttüğü IŞİD’lilere kestirtmedi mi?
Yaralı terör örgütleri günümüzün AKP’nin İçişleri Bakanı, namı diğerle ‘Dron Ali (Yerlikaya)’nin valilik yaptığı Gaziantep’te, özel hastanelerde tedavisi basına yansımamış mıydı?
Bu kanlı örgütü destekleyen alçaklar sayesinde IŞİD, Sydney’deki Bondi Plajı’na kadar uzanabildi ve palazlandı desek abartmış olur muyuz?
Terör yalnızca can almaz; sınırları zorlar aynı zamanda toplumların vicdanını sınar.
Dikkatleri iktidarlara, kullanılan dile ve sergilenen eylemlere ayna tutar.
Asıl sarsıcı tablo, Bondi saldırısından sonra ortaya çıktı.
Kirli siyaset ve IŞİD kafalı mimarların sayesinde Müslümanlara yönelik nefret, birkaç kat daha arttı.
Avustralya Ulusal İmamlar Konseyi, 14 Kasım’daki terör saldırısının ardından camilerin hedef hâline geldiğini açıkladı.
Müslümanlara yönelik nefret olaylarında yüzde 200’e varan artış yaşandığına dikkat çekildi.
Örtülü kadınlara ve esmer tenli insanlara yönelik tehditler artarken, Sydney’de bazı cami cemaatleri vandalizm korkusuyla geceleri camilerde nöbet tutmak zorunda kalıyor; oysa hatırlanacağı üzere, facianın önüne canını ortaya koyarak geçen Suriyeli Ahmed’in kahramanca tavrı, tam tersine umut veren bir tablo ortaya koydu.
Ülke başbakanı, ırkçılığa ve İslamofobiye karşı “sıfır tolerans” mesajları verse de, farklılıkların büyük bir zenginlik olduğunu vurgulasa da, sağduyu, birlik ve dayanışma çağrıları yapsa da gelinen nokta ortada.
Peki bütün bunlar kimin sayesinde?
Elbette bu eli kanlı örgütü kollayan ve destekleyenler sayesinde.
Çünkü terör, yalnızca bombalarla ya da silahlarla değil; etiketlerle, listelerle ve “süresiz” cezalarla da ilerler.
Türkiye’de, ‘terörü besleyenlerle terörden beslenenler’in aynı karanlık koridorda yürüdüğü bir sır değil.
Erdoğan rejiminin himaye ettiği bu terör ikliminde, gencecik insanlar toprağın bağrına düşüyor.
Bu tuzakların izini silmek için senaryo üstüne senaryo yazılıyor.
IŞİD’in Yalova’da akıttığı kan kurumadan, üstünü örtmek için hazır senaryolar devreye sokuluyor.
İçerde mehterli operasyon, dışarda vatandaşını ecnebilere kaçırtma rezilliği.
Öğretmenleri ve eğitimcileri, rüşvet karşılığında, MİT marifetiyle kaçırma girişimleri de aynı planın parçası.
Saray rejiminin, Kenya ve Mozambik’teki öğretmen kaçırma teşebbüslerini de tam olarak böyle okumak gerekir.


