“Açık değil mi ağabey” dedi? “Bak şu yaşananlara.”
Haklıydı.
Ama bir noktada yanılıyordu.
Önce haklı olduğu noktayı vurgulayayım.
Bir cenaze var ortada.
İnsan cenazesi.
Ve bu insan onuru, şerefi ve haysiyetiyle 70 yıllık bir ömür sürmüş.
Ona halel getirebilecek her şeyden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmış.
Sahip olduğu şahsiyetinden taviz vermemiş.
Sadece şahsiyetine değil, ait olduğu ailesine, toplumuna, ülkesine, dinine ve belki de hepsinden öte insanlığına leke sürecek ne bir eylemi ne de söylemi olmuş.
Kaderin sevkiyle ve özellikle Ağabey’inin konumundan hareketle birçok fırsatlar elde etmiş.
Zengin olabilirmiş mesela.
Çalarak yapabileceğini hiç düşünmemiştir ama kitabına uydurarak zengin olma hedefine ulaşabilirmiş.
Uydurmamış ve ulaşmamış.
Bırakın bunları, en masum, en tabii ve en insani isteklerini bile yanlış anlamalara medar olur diye Ağabey’inin tavsiyesine uyarak yerine getirmemiş.
Erzurum’un soğuk havasından daha sıcak iklim şartlarının söz konusu olduğu şehirlere taşınmak istemiş mesela.
Taşınmamış.
Matbaacılık mesleğini Erzurum’da değil de İstanbul’da yerine getirme tekliflerini yine aynı gerekçelerle ret etmiş.
Kendine rağmen bir hayat yaşamış sizin anlayacağınız.
Karşısına çıkan fırsatları elinin tersi ile itmiş.
Bu açıdan o, yaptıkları ile değil yapma imkanına sahip olduğu halde yapmadıkları ile daha büyük bir insan benim nezdimde.
Ve işte bu kişi için emri hak vaki olmuş, rahmet-i Rahmana kavuşmuş.
Kavuşmuş ama o, insan onuruna, şerefine, haysiyetine layık bir biçimde, eş, dost, akrabaların eşliğinde kabre tevdi edilememiş.
Şimdi siz bu ölüye ölü der misiniz?
Ya geride bıraktıkları diriler?
Ya onlar?
Onlar yaşıyorlar mı dersiniz?
Babalarına son görevini yerine getiremeyen evlatları?
Bağımsız Gazeteciliğe Destek Olun
Özgür basının yaşaması ve zulme uğrayanların sesinin duyulması için yayın hayatını sürdüren ZAMAN Avustralya'ya PATREON'dan yapacağınız destek çok kıymetli. Siz de bu sese güç katın!