Son bir hafta içinde tanıdığım üç insan vefat etti ve ahiret yolculuğuna çıktı. Üç farklı hayat, üç farklı hikâye ama aynı son… Biri yıllardır mücadele ettiği hastalığa yenik düştü, bir diğeri aniden gecenin kör bir vaktinde yatağında vefat etti. Bir diğeri de belki beklenen ama yine de yakın çevresine sarsan bir şekilde dünyaya veda etti. Dikkat edin üç farklı insan, üç farklı hayat ama aynı sonuç ve o sonuç hepimize göz kırpıp “Sırasını bekle!” diye bağırıyor. Hem de kulakları sağır eden bir ses tonuyla.
Bu gerçeğin farkında bir insan olarak her üç ölüm de çok sarstı beni. Şunu dedim kendi kendime: “Demek ki ben ölüme hazır değilim. Hazır olsaydım bu kadar etkilenmezdim.”
Bilmiyorum siz neler düşünüyorsunuz? Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşarken, bir haberle tüm dünya algımız değişiyor. Neşenin, huzurun, mutluluğun zirvelerinde yaşarken birden çukura düşüyorsunuz. Mevlana’nın sevgili ile buluşma dediği, ‘sevinçle karşılayacağım, siz de öyle yapın, arkamdan matem tutmayın, sevinin’ dediği ölüm sizi hüzne, kadere, gam ve kasavete boğuyor. Bu ruh haletinin ölüme hazır değiliz demekten öte izahı olabilir mi?
Başka bir zaviyeden ben bu yaşadıklarımı düşündüğümde bunun aslında iyi olduğunu da söyleyebilirim. Demek ölüm beni kaybettiğim dostlarım üzerinden kendi varoluşum üzerinde düşünmeye sevk ediyor. “Bir gün gelecek sen de bu musalla taşında yerini alacaksın” dedirtiyor. “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut 29:57) ayetini bir kez daha hatırlamama vesile oluyor. Ezberimde olan “Lezzetleri yok eden ölümü sıkça hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd 4) hadisini gözümüm önüne seriyor.


