Kahramanmaraş ve Dersim!
Bu iki şehir, bu ülkenin sadece haritasında değil, vicdanında da derin yaralar açmış iki ayrı hikâyedir.
Bu iki şehir, aynı coğrafyanın iki ayrı yüzü gibi; biri direnişin, diğeri acının hafızasıdır.
Her ikisi de bu ülkenin tarihine kazınmış, farklı zamanlarda ama benzer kaderlerle yoğrulmuş trajedilerin mekânıdır.
Biri işgalci Fransız’a karşı onurun sembolü, diğeri devletin acımasızlığına karşı direnişin; zulümlere karşı “Fransız kalışa” haykırışın adıdır…
Ama ikisinin de ortak noktası, zalimlere karşı dimdik duran insan onurudur.
Dün Seyit Rıza’nın oğlu Hüseyin’in yaşıyla oynayarak darağacına götüren çürümüş akıl neyse, bugün Yusuf Tarık’ın ismini küçülterek onu ikinci kez öldüren mütekebbir anlayış aynıdır.
Sütçü İmam ve Seyit Rıza…
Biri Fransız askerinin bir kadının örtüsüne uzanan eline karşı çektiği tabancayla tarihe geçti…
Öteki, darağacına yürürken “ayıptır, zulümdür, cinayettir” diyerek, dönemin muktedirlerine, aslında bugüne seslendi; bir halkın vicdanını geleceğe taşıdı.
Bugün dönüp baktığımızda, bu topraklarda yaşanan zulmün, bir zamanlar Fransızların Maraş’ta yaptıklarını aratmayacak bir noktaya geldiğini görmek insanın içini yakıyor.
Önce Kurtuluş Savaşı’nın sembollerinden Sütçü İmam’ın memleketinden başlayalım…
Maraş’ı “Kahraman” yapan; tecavüzlere, baskılara, işgale karşı dimdik duran, gasplara karşı ayağa kalkanların ruhudur.
Bu ruhu abideleştiren ve ülke tarihine altın harflerle yazılan Sütçü İmam vakasını hatırlayalım.
Çünkü bugünü anlamak için tarihin o yaralı sayfalarına yeniden bakmak gerekir.
Tarih: 25 Ekim 1919…
Yer: Kahramanmaraş, Uzunoluk…
Günlerden Cuma…
Fransızlar iki bin kişilik kuvvetle şehre girer. Cizvit papazları işgalcileri bando ile karşılar.
Ardından aşağılamalar başlar; hakaretler, baskılar, zorbalıklar… Şehrin üzerine çöken bir utanç gibi yayılır bu zulüm.
Bir akşamüstü…
Hamamdan çıkan kadınlara yönelen Fransız askerleri, “Burası artık sizin değil” diyerek bir kadının örtüsüne el uzatır.
Taciz alenileşir.
Tam o sırada…
Bir adam çıkar ortaya: Sütçü İmam.
Gördüğü karşısında tereddüt etmez. Tabancasına sarılır.
Kadının onuruna uzanan eli, tek bir kurşunla durdurur.
O an sadece bir asker vurulmaz; bir milletin haysiyeti ayağa kalkar. Maraş o gün kahraman olur.
Ama bugün…
Aynı şehirde yürek yakan bir tablo var.
Sabıkalı polis müdürü Uğur Mersinli’nin oğlu, canına kıydığı KHK’lı bir babanın oğluna karşı bile “özel bir protokol” uygulanarak toplumdan tecrit edildi.
Babası 1758 gün zindana atıldı ama kinleri dinmedi.
Vefat edenlerin listesinde Yusuf Tarık Gül’ün ismi küçültülerek farklı muameleye tabi tutulması, cenazesine kimsenin katılmaması vs.
Memleket bu zorba anlayış ve ırkçı zihniyeti iyi tanır..
Alevi halkının kapılarına çarpı atarak yüzünü daha önce de göstermişti.
11 yaşında bir çocuğa bile ayrımcılık uygulayan bir rejim ise; faşizmde çıtayı yükseltmiş oldu.
Uğradıkları mahalle ayrımcı baskı korkusuyla çevresine “Babam yok” diyerek büyüyen bir çocuk…
Ve ölümünden sonra bile küçültülen ve ifşa edilen isim…
Yusuf Tarık Gül’ün babası sıradan biri değildi.
O, KHK ile ihraç edilmiş bir polisti.
Önce işi, mesleği ve özgürlüğü alındı,
Sonra evladından koparıldı,
Daha sonra Seyit Rıza gibi; evladının acısıyla ayrı bir acı çektirdi dünkü muktedirlerin haşin yüzü!
Devletin ve sistemin soğuk yüzü, önce hayatı parçaladı, sonra acıyı derinleştirdi.
Yusuf Tarık da önce kurşunla, sonra yas evinde ayrımcılıkla ikinci kez öldüren bir patolojik anlayışla ötelere uçtu…


