Kuzeyin bu soğuk ülkesinde sonbahar erken gelir. Daha ekim bitmeden ağaçlar yapraklarını rüzgâra teslim eder; gökyüzü günlerce dağılmayan kurşuni bir örtünün altında sessizce ağlar.
Şehrin kenarındaki mülteci kampında, birbirine benzeyen alçak binaların pencerelerinde dünyanın dört bir yanından gelmiş insanların gölgeleri dolaşır. Her pencerenin ardında yarım kalmış bir hayat, her kapının ardında geride bırakılmış bir vatan vardır. Koridorlarda Afrika’nın sıcak şivesi Ukrayna’nın kederli ezgilerine karışır; dar mutfaklardan bambaşka ülkelerin kokuları yükselir.
Banu Hanım’la burada, penceresinin önünde dökülen yaprakları seyrederken konuştuk.
Banu Hanım, “O geceyi hiç unutamıyorum…” derken sesi, rüzgârda savrulan kuru bir yaprak kadar çaresiz ve kırgındı.
Gözlerini uzak bir noktaya sabitleyerek anlatmaya başladı:
Uçsuz bucaksız Ege Denizi’ndeki o korkunç, o gaddar gecede, zifiri karanlıkta, azgın suların ortasında, küçük bir teknenin daracık, izbe bir odasında tek başıma, yapayalnızdım. Teknedeki diğer yolcuların hepsi erkekti ve hiçbirini tanımıyordum. O namahrem gözlerle karşılaşmayı hiç istemiyordum. Gerçi eşim, bana sahip çıkması için teknenin sahibine tekrar tekrar tembih etmişti ama o da tanıdığımız biri değildi. Kendimi güvensizliğin tam ortasında hissediyordum. Neyse ki teknenin sahibi insafa geldi ve bana kendi özel odasını verdi. O daracık yuvada tek başıma kaldığımda, aklıma gelen korkunç ihtimaller yüreğimi bir kor gibi yakıyor, beynime kızgın iğneler gibi batıyordu.
Sahilden bir hayli uzaklaşmıştık ki teknenin sahibi o ürpertici, buz gibi sesiyle, “Motor durdu, çalışmıyor!” dedi. Alttan, üstten, yandan, her taraftan insafsızca vuruyordu dalgalar. Tekne dalgalarla ölümcül bir dans ediyordu. Denizin o yırtıcı vahşeti karşısında kendimi tıpkı balığın karnındaki Yunus Peygamber (a.s.) gibi hissettim ve onun duasını haykırmaya başladım:
“Allah’ım! Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Şüphesiz ben kendime zulmedenlerden oldum.”
Gözyaşlarım gecenin zülüflerini ıslatırken, “Allah’ım, çocuklarıma kavuşayım, ondan sonra ne olacaksa olsun!” diye yalvarıyordum.
O vahşi sular tekneyi her an alabora etmek üzereydi. Kızımı, eşimi düşünüyor, “Allah’ım, bir kere daha onları göreyim, ondan sonra canımı al!” diye yakarıyordum. Bir yandan kızım ve eşimle birlikte bu ölüm yolculuğuna çıkmadığıma, onları bu korkunç girdabın içine sürüklemediğime seviniyor; bir yandan da onları bir daha asla göremeyeceğim düşüncesiyle amansız bir dehşete kapılıyordum.
Deniz, karanlık ağzını sonuna kadar açmış bir ejderha gibi bizi diri diri yutmak için sabırsızlanıyordu. Aklıma bizden önce bu azgın sulardan geçenler geliyordu. Anne babalarını o ölüm fısıldayan dalgalarda kaybeden kimsesiz çocukları, yavrularını bu soğuk, mavi mezarlara kendi elleriyle bırakmak zorunda kalan çaresiz anne babaları düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyordum.
Dalgalar tekneyi bir balyoz gibi dövüyor, durmadan sallanan teknede içim dışıma çıkıyordu. Korkudan avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor ama boğazım düğümlendiği için sesimi çıkaramıyordum.
Üç sene önce ailece ülkeden çıkmayı denemiştik ama yakalanmış; eşim ve ben tutuklanmıştık. Yavrum o zaman o kadar çok korkmuştu ki ona bir daha bu korkuyu yaşatmak istemedim. Üç ay sonra cezaevinden tahliye olduğumda kızım, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlamıştı. O minik, yaralı yüreğiyle, “Sen geldin, babam niye gelmedi?” dedi. Henüz dört buçuk yaşındaydı. Uzun süre benimle konuşmadı.
O kapkaranlık, umutsuz günlerde Hizmet bizi hiç yalnız bırakmadı, beni anne babama muhtaç etmedi. Eşim dört yıla yakın hapis yattı. Ben çalışamadım ama dört yıl boyunca o vefakâr insanların yardımlarıyla geçindim. Paramı bir kere bile saymıyordum ve o para hiç bitmiyordu. Kızımın okul taksitleri, cezaevi yollarındaki o bitmek bilmeyen görüş masrafları… Hiçbir zaman darlık çekmedim; Rabbim üzerimize sağanak sağanak lütuflar yağdırdı.
Bize dünyanın orasından, burasından yardım gönderen, hiç tanımadığımız o fedakâr insanların arkalarında bıraktıkları duaların büyüklüğünü anlatamam.
Eşim hapisteyken bir de kolum kırılmıştı. Baskılar ve imkânsızlıklar yüzünden tam yirmi gün boyunca kırık kolla gezdim, tedavi olamadım. O acıyan, sızlayan kolumla her hafta karakola imza atmaya gidiyordum. Oradaki polisler bile bu çaresiz hâlime acıyordu. Ancak yirmi günün sonunda ameliyat olabildim. Narkozdan uyandığımda eşimi başucumda gördüm. Sürpriz bir şekilde tahliye olmuştu. O vefa dolu anı hayatım boyunca unutamam.
Keşke deli dalgaların, vahşi denizin ve insafsız sağanağın üstüme üstüme geldiği o karanlık gecede de eşim yanımda olsaydı.
Deniz kudurmuş bir canavar gibiydi. Dalgalar alttan, üstten, yandan, her taraftan bedenimi ve ruhumu dövüyordu. Dudaklarımda bildiğim bütün dualar, ayetler: “Allah’ım, çocuklarıma kavuşayım, ondan sonra ne olacaksa olsun!” Lombozdan dışarı bakıyordum. Gece kapkaraydı; gökle deniz birbirine karışmıştı. Sadece çok uzaklardan bir adanın cılız ışıkları seçiliyordu. Dalgalar tekneyi lunapark beşikleri gibi yukarılara, gökyüzüne doğru fırlatıyor, sonra birden derin bir boşluğa bırakıyordu. Ben korkudan kendimden geçiyordum.








