Zaman Avustralya
Manşet

Sürgün Baharlar

Harun Tokak8 Kasım 20266 dk okuma
Paylaş
Sürgün Baharlar
Yazı Boyutu

Kuzeyin bu soğuk ülkesinde sonbahar erken gelir. Daha ekim bitmeden ağaçlar yapraklarını rüzgâra teslim eder; gökyüzü günlerce dağılmayan kurşuni bir örtünün altında sessizce ağlar.

Şehrin kenarındaki mülteci kampında, birbirine benzeyen alçak binaların pencerelerinde dünyanın dört bir yanından gelmiş insanların gölgeleri dolaşır. Her pencerenin ardında yarım kalmış bir hayat, her kapının ardında geride bırakılmış bir vatan vardır. Koridorlarda Afrika’nın sıcak şivesi Ukrayna’nın kederli ezgilerine karışır; dar mutfaklardan bambaşka ülkelerin kokuları yükselir.

Banu Hanım’la burada, penceresinin önünde dökülen yaprakları seyrederken konuştuk.

Banu Hanım, “O geceyi hiç unutamıyorum…” derken sesi, rüzgârda savrulan kuru bir yaprak kadar çaresiz ve kırgındı.

Gözlerini uzak bir noktaya sabitleyerek anlatmaya başladı:

Uçsuz bucaksız Ege Denizi’ndeki o korkunç, o gaddar gecede, zifiri karanlıkta, azgın suların ortasında, küçük bir teknenin daracık, izbe bir odasında tek başıma, yapayalnızdım. Teknedeki diğer yolcuların hepsi erkekti ve hiçbirini tanımıyordum. O namahrem gözlerle karşılaşmayı hiç istemiyordum. Gerçi eşim, bana sahip çıkması için teknenin sahibine tekrar tekrar tembih etmişti ama o da tanıdığımız biri değildi. Kendimi güvensizliğin tam ortasında hissediyordum. Neyse ki teknenin sahibi insafa geldi ve bana kendi özel odasını verdi. O daracık yuvada tek başıma kaldığımda, aklıma gelen korkunç ihtimaller yüreğimi bir kor gibi yakıyor, beynime kızgın iğneler gibi batıyordu.

Sahilden bir hayli uzaklaşmıştık ki teknenin sahibi o ürpertici, buz gibi sesiyle, “Motor durdu, çalışmıyor!” dedi. Alttan, üstten, yandan, her taraftan insafsızca vuruyordu dalgalar. Tekne dalgalarla ölümcül bir dans ediyordu. Denizin o yırtıcı vahşeti karşısında kendimi tıpkı balığın karnındaki Yunus Peygamber (a.s.) gibi hissettim ve onun duasını haykırmaya başladım:

“Allah’ım! Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim. Şüphesiz ben kendime zulmedenlerden oldum.”

Gözyaşlarım gecenin zülüflerini ıslatırken, “Allah’ım, çocuklarıma kavuşayım, ondan sonra ne olacaksa olsun!” diye yalvarıyordum.

O vahşi sular tekneyi her an alabora etmek üzereydi. Kızımı, eşimi düşünüyor, “Allah’ım, bir kere daha onları göreyim, ondan sonra canımı al!” diye yakarıyordum. Bir yandan kızım ve eşimle birlikte bu ölüm yolculuğuna çıkmadığıma, onları bu korkunç girdabın içine sürüklemediğime seviniyor; bir yandan da onları bir daha asla göremeyeceğim düşüncesiyle amansız bir dehşete kapılıyordum.

Deniz, karanlık ağzını sonuna kadar açmış bir ejderha gibi bizi diri diri yutmak için sabırsızlanıyordu. Aklıma bizden önce bu azgın sulardan geçenler geliyordu. Anne babalarını o ölüm fısıldayan dalgalarda kaybeden kimsesiz çocukları, yavrularını bu soğuk, mavi mezarlara kendi elleriyle bırakmak zorunda kalan çaresiz anne babaları düşündükçe aklımı yitirecek gibi oluyordum.

Dalgalar tekneyi bir balyoz gibi dövüyor, durmadan sallanan teknede içim dışıma çıkıyordu. Korkudan avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor ama boğazım düğümlendiği için sesimi çıkaramıyordum.

Üç sene önce ailece ülkeden çıkmayı denemiştik ama yakalanmış; eşim ve ben tutuklanmıştık. Yavrum o zaman o kadar çok korkmuştu ki ona bir daha bu korkuyu yaşatmak istemedim. Üç ay sonra cezaevinden tahliye olduğumda kızım, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlamıştı. O minik, yaralı yüreğiyle, “Sen geldin, babam niye gelmedi?” dedi. Henüz dört buçuk yaşındaydı. Uzun süre benimle konuşmadı.

O kapkaranlık, umutsuz günlerde Hizmet bizi hiç yalnız bırakmadı, beni anne babama muhtaç etmedi. Eşim dört yıla yakın hapis yattı. Ben çalışamadım ama dört yıl boyunca o vefakâr insanların yardımlarıyla geçindim. Paramı bir kere bile saymıyordum ve o para hiç bitmiyordu. Kızımın okul taksitleri, cezaevi yollarındaki o bitmek bilmeyen görüş masrafları… Hiçbir zaman darlık çekmedim; Rabbim üzerimize sağanak sağanak lütuflar yağdırdı.

Bize dünyanın orasından, burasından yardım gönderen, hiç tanımadığımız o fedakâr insanların arkalarında bıraktıkları duaların büyüklüğünü anlatamam.

Eşim hapisteyken bir de kolum kırılmıştı. Baskılar ve imkânsızlıklar yüzünden tam yirmi gün boyunca kırık kolla gezdim, tedavi olamadım. O acıyan, sızlayan kolumla her hafta karakola imza atmaya gidiyordum. Oradaki polisler bile bu çaresiz hâlime acıyordu. Ancak yirmi günün sonunda ameliyat olabildim. Narkozdan uyandığımda eşimi başucumda gördüm. Sürpriz bir şekilde tahliye olmuştu. O vefa dolu anı hayatım boyunca unutamam.

Keşke deli dalgaların, vahşi denizin ve insafsız sağanağın üstüme üstüme geldiği o karanlık gecede de eşim yanımda olsaydı.

Deniz kudurmuş bir canavar gibiydi. Dalgalar alttan, üstten, yandan, her taraftan bedenimi ve ruhumu dövüyordu. Dudaklarımda bildiğim bütün dualar, ayetler: “Allah’ım, çocuklarıma kavuşayım, ondan sonra ne olacaksa olsun!” Lombozdan dışarı bakıyordum. Gece kapkaraydı; gökle deniz birbirine karışmıştı. Sadece çok uzaklardan bir adanın cılız ışıkları seçiliyordu. Dalgalar tekneyi lunapark beşikleri gibi yukarılara, gökyüzüne doğru fırlatıyor, sonra birden derin bir boşluğa bırakıyordu. Ben korkudan kendimden geçiyordum.

Bağımsız Gazeteciliğe Destek Olun

Özgür basının yaşaması ve zulme uğrayanların sesinin duyulması için yayın hayatını sürdüren ZAMAN Avustralya'ya PATREON'dan yapacağınız destek çok kıymetli. Siz de bu sese güç katın!

Patreon'da Destek Ol

Bir ara teknedeki bütün ışıklar söndü, dünya bütünüyle karanlığa büründü. Sonrasını hatırlamıyorum.

Gözlerimi açtığımda başımda beyaz önlüklü hemşireler vardı. Demek ölmemiştim! Demek, o vahşi denizden kurtulmuştum!

O an eşimin yanımda olmasını o kadar çok istedim ki…

Hangi insan, sessiz feryatlarını ve yakarışlarını işiten yüce Rabbinin huzurunda şükürle secdeye kapanmaz? Ben de öyle yaptım. Korkunun başımdaki saçları yakıp küle çevirdiği, gözlerimin suyunun çekilip karanlık kuyulara döndüğü, ölümün dudaklarımdan öptüğü, yüzümün bir sonbahar yaprağı gibi sarardığı o anda O(cc), beni ölümün pençesinden çekip almış, hayata geri döndürmüştü. Hayat yeniden billur bir ırmak gibi berrak akmaya başlamıştı. Artık eşimi, kızımı görebilecektim.

Biz, kederin de sevincin de çocuklarıyız. Kederler ruhumuzda derin mezarlar kazarken sevinçler muhteşem saraylar kurar.

Teknedeki o yol arkadaşlarıma ne olmuştu, hayatta mıydılar?

Bir ara hemşire yabancı bir dilde bir şeyler söyledi. Yarım yamalak İngilizcemle tam anlayamadım ama galiba “Ziyaretçin var.” dedi. İçeri teknenin sahibi girdi ve teknedekilerin hepsinin sağ salim kurtulduğunu söyledi. Hiçbirini tanımadığım hâlde çok sevindim.

Ardından doktor geldi, yüzüme bakıp, “Bir şeyiniz yok, çıkabilirsiniz. Aşırı sallantı, fırtına ve korkudan bayılmışsınız.” dedi.

Hastaneden çıktığımda o tanımadığım arkadaşların hepsi oradaydı. Hiçbiri beni tanımadığı hâlde, sağ salim görünce çok sevindiler. Gurbet böyle bir şeydi işte; hiç tanımadığınız insanlar bir anda en yakınınız oluveriyordu.

Sonra İtalya’ya geçtik ve orada birkaç gün kaldık. Bir akşam, kalmakta olduğum oteli bir türlü bulamadım; sokaklarda kaybolmuştum. Yolda yabancı bir kadına rastladım, çaresizce ona elimdeki adresi gösterdim. Bana yolu tarif etti ve o sırada gelen bir taksiye bindi. Taksi hareket etti, biraz ilerleyince birden durdu. Kadın kapıyı açarak bana şefkatle “Gel!” diye işaret etti. Beni otelime kadar bıraktı.

O an anladım ki dünyada hâlâ güzel, temiz kalpli insanlar vardı ve insan, biraz da böyle insanların varlığı sayesinde hayata tutunuyordu.

Sonra gruptaki arkadaşların her biri kaderin cilvesiyle ayrı bir ülkeye gitti. Ben ise kuzeyin bu soğuk ülkesine geldim. Aslında buralar hep hayalimdi; Büyük Üstad’ın iltifatlı sözlerine mazhar olmuş, mübarek yerlerdi.

Denizin vahşetiyle sarsıldığım o karanlık, fırtınalı gecede Allah’a bir söz vermiştim:

“Allah’ım, sana söz veriyorum. Dağlar gibi üstüme gelen şu dalgalardan, bu vahşi ölümden beni bir kurtar; bundan sonra bir ömür boyu Senin rızan için, insanlık için durmaksızın koşacağım.”

Şimdi bu kampta Zimbabveli, Ukraynalı kader arkadaşlarım var. Birçok farklı milletten insanla aynı mülteci evinde kalıyoruz.

Onlara, tıpkı ülkemde öğrencilerime yaklaştığım gibi, o ablalık ruhuyla, o hiç tükenmeyen Hizmet şefkatiyle yaklaşıyorum. Buralarda fedakâr arkadaşlarımızın kutupların sönmeyen kandilleri gibi en ücra köylere, kasabalara dağıldıklarını, yeni gönüller fethettiklerini gördükçe babamın o tarihî sözleri düşüyor hatırıma.

Türkiye’de sohbetlerle, derslerle, veli ziyaretleriyle, toplantılarla ne gecemizin ne gündüzümüzün belli olmadığı yoğun günlerdi. Bir gece yine bir koşturmanın ardından çok geç vakit eve geldiğimde babam yüzüme bakıp şefkatle karışık bir sitemle, “Kızım, dünyayı siz mi kurtaracaksınız? Nedir bu her gece toplantı, her gece koşturma?” demişti.

Sonra sustu, derin derin düşündü. Gözlerini odada uzak, gizemli bir noktaya dikti. O an ne gördü, ruhunda neyi hissetti, geleceğe dair neyi sezdi, bilemiyorum. Ama sessizliğini bozarak şu sözleri fısıldadı:

“Evet kızım… Dünyayı siz kurtaracaksınız!”

Canım babam!

Ne gördü ne hissettiyse…

Fırtınalarla sarsılan bu dünyaya yeniden bir bahar gelecekse, bu, tam da bugün ömrünün en taze baharında yurdundan, yuvasından, sevdiklerinden koparılan, sürgün edilen o göçebe yüreklerin sessiz fedakârlıklarıyla olacak.

Bizleri hicrete zorlayanlar, bizi bitirdiklerini sanıyorlar. Oysa biz, kutupların kandilleri gibi kendi hâlimizde, en karanlık geceleri sessizce aydınlatmak için dağılıyoruz dünyaya. Biz, bu çileli yolların, bu zoraki göçlerin bağrında açan sürgün çiçekleriyiz. Biz, “Sürgün Baharları”yız.

Neruda’nın dediği gibi: “Bütün çiçekleri koparsalar da baharın gelişini engelleyemezler.”

Bağımsız gazeteciliği desteklemek için bizlere Patreon ile destek olabilirsiniz
Hayrettin Karaman da defansa geldi!Sıradaki HaberHayrettin Karaman da defansa geldi!8 Kasım 2026