Mekanlar da tıpkı insanlar gibi; doğarlar, belli bir süre yaşarlar, sonra ölürler.
Bir gün gelir, duvarlardaki renkler solar, pencereler yorgun bir göz gibi dışarıya bakar. Kimi zaman sessizlik çöker üstüne; kimi zaman bir fırtına gelip son nefesini üfler.
Ve mekân ölür ama tam da o anda, bazı mekânlar birilerinin hafızasında yeniden doğar.
Çünkü her mekân, içinde yaşananlarla var olur. İnsanlar unutsa da taşlar, duvarlar hatırlar.
Hatıralarıyla yaşamaya devam ederler.
Bazı hatıralar vardır ki, zamana değil, ebediyete kazınır.
Tahta Kulübe de işte o mekanlardandır.
Mütevazı ama kudretli, sessiz ama yankısı çağları aşan bir şahittir o.
Duvarlarına sinen sesler, çayın buharı, sohbetlerin sıcaklığı, görülen rüyalar, içinde yaşanan acı tatlı hatıralar hepsi onun çocuğudur.
1966 baharında İzmir’e merkez vaizi olarak gelen Fethullah Gülen Hocafendi o günlerde bölgenin manevi merkezi Kestanepazarı Kur’an Kursu’nun idaresini de üstleniyor.
Öğrencilere yakın olmak için geceleri müdür odasında kalıyor.
Mobilyacı Ahmet Serbest avluya mütevazı bir tahta kulübe inşa ediyor.
Yer altı nehirleri gibi sessiz ve sakin, bakışları derin, iç dünyası deryalar kadar engin olan bu insan bir gün bütün bir dünyayı aydınlatacak olan ışığın yolculuğunun bu küçük kulübeden başlayacağını nereden bilebilirdi ki.
Ali Rıza Güvenler, Saffet Solaklar, Abdullah Aymazlar, İsmail Büyükçelebiler, İbrahim Kocabıyıklar, Koca Yusuflar, Hacı Kemaller, Yusuf Bekmezciler daimî misafirleri oluyor bu kulübenin.
“Hocam, çay var mı?” diyen koşup geliyor. Bazen de Hocaefendi, kendi telefon açıp çağırıyor, kendi elleriyle çay yapıp ikram ediyor misafirlerine.
Tahta Kulübe yalnızca yirmi yedisindeki genç vaizin kaldığı bir yerden ziyade sevgi ve inançla yoğrulan bir geleceğin inşa edildiği mübarek bir mekâna dönüşüyor.
“Altın Nesil” hayali, o mütevazı mekânda filizleniyor. İnsana, ahlaka ve bilgiye adanmış bir neslin doğum sancılarını yaşayan bir ana haline geliyor.
Sadakat sütüyle emziriyor evlatlarını.
Hocafendi gündüzleri talebelere ders veriyor, geceleri uyuyan öğrencilerin üzerini örtüyor. Bütün bunlar için teklif edilen ücretleri reddediyor. Vaizlikten aldığı maaşının önemli bir bölümünü de öğrencilerin ihtiyacı için harcıyor.
Bir gün bir öğrencinin ayakkabılarının delik olduğunu görüyor. O an öğrenciye ayakkabı alacak imkânı olmadığı için bir taşın üzerine oturup ağlıyor.
Kur’an kursunda girdiği derslerden hiç ücret almadığı gibi talebenin yemeğinden bir lokma bile yemiyor.
“Benim öğrencilerin elektriğinden kullanmam caiz değil.” diyerek Tahta Kulübe’ye elektrik saati taktırıyor.”
Hocaefendi’nin ilminden ziyade asıl bu hassasiyetleri talebeye tesir ediyor.
Bir bayram öncesi, genç bir terziye takım elbise ve pardösü siparişi veriyor. Arife günü, terzi elinde gri renkli elbiselerle geliyor. Yeni kıyafetlerini beğeniyor Hocaefendi. Cüzdanını açıyor ve ne kadar parası varsa hepsini verdikten sonra:
“Kalan miktarını da aybaşında maaşımı alınca veririm.” diyor.
Tam Tahta Kulübe’sine gireceği sırada genç terzi:
“Efendim, yarın bayramdır. Bütün paranızı bana verdiniz. Birazını geri alsanız.” diyecek oluyor. Genç vaiz, bir anda bütün vücuduyla geriye dönerek:
“Kardeşim bırak da izzetimizle yaşayalım.” diyor.
O genç terzi, bir Osmanlı hayranı Şakir Ersoy’dur.
Tahta Kulübe bütün hayatını şerefle yaşayacak olan bir insanı misafir etmenin haklı gururunu yaşıyor.
Değerler üstü bir kıymet kazanıyor.
İstikbalde bütün dünyayı bir ışık şehrayinine dönüştürecek olan ışık evlerin, yurtların, okulların anası oluyor.
Ölümsüz bir mekâna dönüşüyor.
Kestanepazarı talebeleri, unutulmaya yüz tutmuş teheccüt namazını ve pazartesi-perşembe oruçlarını bu sayede keşfediyor. Bütün bu yapılanlar ötelerden alkış alıyor. Ardı ardına gelmeye devam eden ihbarlar, sadık rüyalar gidilen yolun, takip edilen metodun doğruluğunu tüm canlı yüreklere hissettiriyor.
Bir pazartesi veya perşembe orucu için sahura kalktıkları vakitte Kemeraltı Camii’nin müezzini Hayri Hoca, heyecan ve telaşla gelerek;
“Benim acilen Hocaefendi’yi görmem lazım.” diyor.
Tahta Kulübe’nin kapısı açılıyor.
“Hocam! Biraz önce uyku ile uyanıklık arasında Peygamberimiz (s.a.s.) kaldığım odaya geldi ve:
“Git, Fethullah’a selam söyle.” dedi.
Hocaefendi yoldan geçerken onu görmek ve selamını almak için bütün esnaflar dükkânlarının önüne çıkıyor ve birbirlerine sesleniyorlar.
“Genç vaiz geçiyor.”
En güzel hikâyeler en güzel çağlarda yazılır.
En güzel çağlar da gençlik çağlarıdır.
Hocaefendi bunun bilincindedir.
Ege camilerinin kürsülerinden:
“Genç adam, bu badirenin bahadırı sensin.
Yıllardır düşlerde, hayallerde beklenensin.” diye seslenmeye başlıyor.
Bu genç vaizin gönüllere nüfuz eden sesine önce gençler koşuyor.
Sesinden iman fışkıran vaizin şöhreti kısa zamanda çevre illere yayılıyor.
Ege’nin bu güzel şehrinde Tahta Kulübe’den yeni bir rönesans başlıyor. Evlerde dersler, sohbetler bir bir çoğalıyor.
Bir kara sevdadır onlarınki ne de olsa. Gecenin sırtını sabaha dayadığı dakikalarda herkes evinde, yatağında mışıl mışıl uyurken genç vaizin sevenleri Kadifekale’den Havra Sokağı’na iniyorlar. Uyku tutmuyor gözlerini, Kutup Yıldızı oradadır çünkü.
Tahta Kulübe’sinde.
Bütün bir dünyayı fethedecek heyecan vardır yüreklerinde.
Ege’nin bu seküler şehrinde bir iyilik maratonu, yitik cennete bir yolculuk başlıyor.
Tahta Kulübe o mübarek maratonun yarış çizgisini oluşturuyor.
Bir gece rüyasında bir okul inşaatında çalışan nur yüzlü gençleri görüyor.
O rüyada gördüklerini sabahleyin Tahta Kulübe’sinde şiirleştiriyor;


