Risale okuyanlanlar bilir, Bediuzzaman hazretleri Tarihçe-i Hayat isimli eserde “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.
O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var?
O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!” buyuruyor.
Şimdi, yaşadığımız şu sürece sadece mantıklarımızla değil, vicdanlarımızla da bir göz atalım. Türkiye’de o dev yangını söndürmek için ellerinde tulumbalar, hortumlar ve kovalarla koşturan insanların ayaklarına çelmeler değil, pırangalar vuruldu, başlarına balyozlar indirildi, aileleri paramparça edildi, zindanlara atıldılar, akıl almaz işkencelere maruz kaldılar, mallarından, mülklerinden, evlatlarından, hayatlarından edildiler.
Öyle ki, mağdur olanlara el uzantanlar bile mağdur ediliyor, adeta bir itfaiye memuru gibi yangın söndürmeye çalışanlar, terörist muamelesi görüyorlar.
Meslenin daha da acı bir tarafı şu ki, insanlar bu müthiş zulümler karşısında mücadele etmeye çalışırken, en azından ciddi mağduriyet yaşayan insanların dertlerine muavenet ve benzeri yardımlarla derman olmaya gayret gösterirken, içinizden birileri çıkıyor ve size çelme takmaya, kösteklemeye çalışıyor.
Müsadenizle burada bir misal arz edeyim, Avustralya’da yaşayan hizmet gönüllüleriyle beraber, çok yakından tanıdığım İtalyan, İrlanda ve Fiji asıllı bazı arkadaşlarımız (Rabbim nazardan saklasın), Yunanistan’a sığınan mağdur ailelere “kardeş aile” teması altında destek oluyorlar.
Bu arkadaşlar maaşlarından her ay belirli bir miktar ayırıyor ve kendilerine verilen detaylarla Yunanistan’da ki mağdur ailelerle bizzat bağlantı kuruyorlar, telefon görüşmeleri yapıp dertleşiyorlar, maddi manevi destek oluyorlar.
Bu fedakarlığı, hayatlarında Türkiye’ye hiç gitmemiş, Hizmet Hareketini sonradan tanımış insanlar bile gösterirken, Hizmet içinde ki ufak tefek olayları büyüteç altına alarak, pireyi dev yaparak, olayların muhataplarıyla görüşmeden, konuşmadan, sağdan, soldan işittikleri dedikodularla senaryo yazanlar, ve yazdıkları bu senaryoları, sosyal medya, internet ortamlarında yayınlayanlara ne demeli?
Dolayısıyla, barışa, kardeşliğe ve insanlığa hizmet etmeye kendini adamış bu kahramanlara çelme takma hükmünde olan bu tavırlar bizi, başımıza ard arda inen balyozlardan daha çok incitiyor.
Evet, tarihin sayfaları arasında önemli bir yer alacak olan müthiş bir dönem yaşıyoruz. Süreçle bağlantısı olan herkes bu yaşananların bir parçası olarak tarihe geçecek.
Kimileri Allah davasının en sıkıntılı dönemlerinde dimdik durdu, fitne fesada karışmadan her türlü iftiraya, sıkıntıya göğüs gerdi, yol arkadaşlarını yolda bırakmadı, vazifesini hakkıyla tamamlayıp ötelere uçtu gitti, diye geçerken, kimileri de boguncu, yalancı, müfteri, fetbaz, zalim olarak geçecekler.
Karşımıza adeta bir firavun gibi dikilenlerin, Hitler gibi soykırım yapanların, fıtratları gereği hareket ettiklerini anlamakta zorluk çekmiyoruz da, Hizmet içinde yetişip, kalemlerini, özellikle Ashab-ı Kiram efendilerimizin boykot yıllarında yaşadığı gibi bir dönemde, uhuveti baltalamak için kullanmalarına aklımız ermiyor. Soysal medya ve internet köşelerinde bu yazılarla karşılaştığımda, aklıma hep Ümit Yaşar Oğuzca’nın kaleme aldığı,
Meydana çıkalı asıl çehreler, aydınlanmaz oldu artık geceler,
Yalanlar tükendi, indi maskeler, beni benden etti dost bildiklerim,


