İskandinavya’da gün batımı…
Bir gün daha geride kaldı. Gece, bütün varlıkların üzerine usulca siyah şalını örtüyor.
Ruhlarda derin bir burkuntu…
Bu demlerde bütün varlıkların tek arzusu yeniden güneşe kavuşabilmek…
Onun için uzun bir gece yolculuğu gerekiyor.
Kuzey ülkelerinde bu mevsimde havalar hep sisli bulutlu…
Güneş, gündüzleri de görünmüyor.
Ercüment Ekrem “Gün Batarken” romanına oğlu Muvakkar Ekrem’e yazdığı ibret dolu bir mektupla başlıyor…
“Sen doğduğun vakit oğlum, Nüfus sicilinde kayıtlı bulunmakla gurur duyduğun bu Devlet-i Muazzama’nın hudutları Adriyatik Denizi’nden Basra Körfezine uzanıyordu…
Bir gün… Nasıl ve niçin olduğunu tarihlerde okursun… Meşrutiyet ilân ettik.
Yine bir gün, âlemi kana boyayan, ateşe yakan, yaman bir muharebeye, beşeriyyeti zebun düşüren meş’um bir savaşa sürüklendik…
Şu nâçiz eser, baskıya verildiği zaman, fezay-ı beşeriyeti altı buçuk asırdan beri aydınlatan muhteşem güneş gurûb ediyordu.
Allah azîmü’ş-şandır!.. Yine parlak bir gün doğacağına ve senin o günleri göreceğine imanım var oğlum!”
Gün Batıyor romanı, Osmanlı güneşinin gurubunu anlatıyor.
1900’lü yılların hicran dolu günlerini…
Vefasızlığın ve vahşetin bu kadarından milletçe ürperdiğimiz, hayret ve dehşetten dona kaldığımız günleri.
Dünkü bahçelerimizdeki çiçeklerin zehir saçtığı, “dostların düşmanlarla barışıp” gittiği, umutların bir bir söndüğü günleri.
Cihan harbinin sonunda, bütün bir milletin; “Eyvah bunca şehide, bunca acıya rağmen artık her şey bitti” dendiği yılları…
Şairin,
Yine hicran dolu günleri andım
Yıllar gözyaşlarına karışıp gitmiş
Ürperdim ve yerimde kalakaldım
Dostlar düşmanlarla barışıp gitmiş” dediği hicran dolu günleri…
Âlem-i İslam’in üzerine koyu bir karanlığın çöktüğü katran dolu geceleri…
Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum
Duyan yok ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.
Ben Risale-i Nurlarla 1970’lerde tanıştığımda füsunlu ışıklar gibi en karanlık gecelerin bağrından fışkıran Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, Mehmet Zahit Kotku, Necip Fazıl ve daha nicelerinin akıp giden yıllar içinde güneşe yolculuğun ihtişamlı destanını o sessiz çığlıkları ile yazmaya çalıştıklarını fark ettim.
Sıradağlar gibi her zaman tipiye, borana meydan okuyan bu fecir süvarileri, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek, şartlar ne olursa olsun hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söylemişlerdi.
Bulunduğumuz şehirde birkaç arkadaşla, ülkemizde neler olup bittiğine anlam veremesek de karanlığa kandil yakan yüce ruhları yakından takip etmeye çalışıyorduk.
Ama o günlerde en güçlü ışık İzmir taraflarında parlıyor, İzmir camilerinden, minare gölgelerinden gelen bir ses, gür ormanların uğultusu gibi yüreğimize doluyor, güneşin doğuşu öncesi güçlü bir ışık Anadolu afakını aydınlatıyordu.
Işığı yakından görmekti muradımız.
O günlerde öyle bir yolculuğa muktedir değildim.
O vakitler, rahmetli babamdan beş lira harçlık alabilmek için, yazın sıcağında atların çektiği saman arabasının peşinden saman tozlarını yutarak saatlerce gitmek zorunda kalan fakir bir köy çocuğu idim.
Sanırım 1973 yılıydı…
Bir cuma günü güneşin doğuşunu beklemeden iki kafadar düştük Ege’nin yollarına…
Küçük bir caminin kürsüsünde konuşurken gördüm onu ilkin. İlk duyduğum sözler; “Analar anası Hazreti Aişe Anam” oldu. Sanırım İfk(iftira) hadisesini anlatıyordu.
Sanki yüz yıl geçti aradan fakat öylesine aşkla yaşandı ki her şey, bu yüzden öyle berrak ve dün gibi gözümün önünde. Asrımızı aydınlatan güneş, mânâ âleminde gördüğü hakikate, bütün benliğini hiçe sayarak gözyaşları içinde çırpınarak çağırıyordu bizi.
İnsanlığın kaderini değiştirecek bir hakikate koşmaya çağrıydı bu. “Gördüğümü görmekle uğraşıp ateşlere yanarak zaman kaybetmeyin, ben yandım, hepiniz adına yandım, siz koşun!” diyordu.


