“Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum” diyen Osman Yüksel Serdengeçti, bilgili fakat heyecansız, davasız bir alime Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayat mücadelesini anlatarak onu itirazlarından çevirip iknaya çalışıyor.
Hemen o gece Serdengeçti bir rüya görüyor ve gördüğü rüyayı şöyle anlatıyor:
“Geniş yeşil bir meydan. Meydanda binlerce, on binlerce insan. Bu insanlar hem genişliğine, hem derinliğine meydana yayılmışlar. Omuz omuza göklere kadar yükselmişler. O, onun omuzuna basmış, o onun omuzuna. Böylece bu muazzam insan yığınından adetâ koskoca bir dağ meydana gelmiş… Bu insanların en yükseğinde de Said Nursi Hazretleri… Sanki minarenin alemi gibi… Sanki kâinata Allah’ın varlığını, birliğini işaret eder gibi, bir heybetle duruyor. Ben karşıdayım. Beni gördü. Gülümseyerek iki eliyle selâm verdi. Selâmını aldım. Başı göklere değiyordu. Saçları rüzgarlara karışmıştı. Bütün insanlar ayaklarının altında idi… Omuz omuza vererek onun dünyadaki mesnetleri haline gelmişlerdi. Rüyada heyecanlanmıştım, uyanıverdim. Daha sonra kendisine bunu anlatınca fevkalâde mütehassis oldular. “O bütün insanların üzerinde gördüğün ben değilim. O Nur’dur, Nur Risaleleridir. Ben bu davanın âciz bir hizmetkârıyım.’ buyurdular.”
Serdengeçti, “Said Nur ve Talebeleri” başlıklı yazında şöyle diyor: “Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok. Hepsi de bir şeye inanmış: Allah’a… Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… O’nun ulu peygamberine… O’nun büyük kitabına… Kur’an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta asr-ı saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nuri, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak… Evet, ne büyük saadet!
“Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta!.. Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı sıradağlar gibi muhkem. Bu adam üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş; başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zâlim onu eğememiş; hiçbir alim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur! Divan-ı Harpler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar… onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler… Bu müthiş adamı, bu mâneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’an-ı Kerim’de: ‘İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecelli etmiş.

