Manşet, Röportaj

İHD Başkanı Öztürk: İşkenceci polis ve istihbaratçı güçler, er ya da geç yargılanacak!

İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan Kronos’a konuştu:” Son beş yılda işkence yapanların hepsi, emin olun er ya da geç yargılanacaklar. Şimdi bu polisler, bu istihbaratçılar, veya kimse bu paramiliyet güçler, bunlar çok iyi bilsin. Yar-gı-la-na-cak-lar.”dedi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı Öztürk Türkdoğan, “Bu camianın (Hizmet Hareketi) bu kadar acı, bu süreci bu kadar acı bir şekilde yaşaması hakikatten hepimizi çok üzdü.” dedi. 
YAVUZ GENÇ-KRONOS
Türkiye’de insan hakları deyince akla gelen ilk kurum İnsan Hakları Derneği (İHD). 1986 yılından bu yana mücadelesini sürdürüyor. Yayınladığı sayısız rapor, işkence ve kötü muamele vakası, basın açıklaması… ile Türkiye insan hakları mücadelesinin merkezinde. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 12 Eylül, JİTEM ve daha pek çok önemli davada savunma yapan Öztürk Türkdoğan, son dönemde Türkiye gündemine damga vuran işkence ve hak ihlallerine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.  Türkdoğan’la aralarında stajyerlerin de olduğu 48 avukatın tutuklanmasını, Uşak’ta öğrencilere uygulanan çıplak arama işkencesini, AİHM Başkanı Robert Spano’nun eleştirilere neden olan Türkiye ziyaretiyle ilgiu çarpıcı açıklamalarda bulundu..

İşteİnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan(ın Kronos’un sorularına verdiği cevaplar:

İnsan Hakları Derneği (İHD) Başkanı Öztürk Türkdoğan, Türkiye’de Adalet Bakanlığı üzerinde İçişleri Bakanlığı ‘vesayeti’ olduğunu söyledi. Türdoğan, polisten gelen dosyaların incelenmeden işleme konulduğunu, yargının İçişleri Bakanlığı’nın talimatlarına göre davrandığını belirtti.
İşkence iddialarını inkâr eden iktidar ve destekçilerini sert bir dille eleştiren Türkdoğan, “İşkence olmadığını iddia edenlerin yaşadığı ülke ile bizim yaşadığımız ülke herhalde farklı.” dedi.
“AKP’NİN KURDUĞU DÜZENE KARŞI OMUZ OMUZA VERELİM”
Türkdoğan, Olağanüstü Hâl (OHÂL) döneminde yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kırımından etkilenen yüz binlerce insanın hak savunuculuğu noktasında sol ve Kürt camiayla yakınlaşması gerektiğini görüşünde.
Türkdoğan’a göre farklı kesimler arasında yakınlaşma gerçekleşebilirse dindar, başörtülü insanların da karşı çıkmasıyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarın kurduğu düzen çatırdayabilir.
Öztürk Türkdoğan’ın Kronos’un sorularına verdiği cevaplar şöyle:
Avukatların gözaltına alınmasına barolardan sert tepkiler geldi. Savunmanın hedef alındığı eleştirileri yapılıyor. Neyi hedefliyor iktidar bu adımla?
Siyasi iktidarın yargı üzerindeki etkisi çok barizdi. Bu hep öteden beri böyleydi, yeni bir durum değil. Önce bu çerçeveyi ortaya koymak gerekiyor. Türkiye’de yargılama sistemlerini göz önüne aldığımızda, her zaman avukatlar savunmayı temsil ettikleri için hedef olmuşlardır.
Son 40 yıla bakarsak, 12 Eylül sonrası devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin avukatlığını yapan avukatlar hedefti. Daha sonra avukatlar hedef olmaya başladı. Sonra toplumsal muhalefetin yanında yer alan, sosyal sorunlarla ilgilenen, toplumsal olaylarda avukatlık yapan avukatlar hedef alınmaya başlandı.
“İNSAN HAKLARI SAVUNAN AVUKATLAR HEP HEDEFTEYDİ”
Her dönem insan hakları savunucuları hedefti. İnsan hakları savunucusu avukatlar hep hedefteydi. Son 10 yıl birkaç sembolik dava var bu konuda, onları söyleyeyim.
2007 yılında Ankara’da ‘susma hakkını’ hatırlattığı için İnsan Haklar Derneği’nin üyesi ve yöneticisi dört avukat hakkında kumpas kuruldu ve uzun süren yargılamalar sonucunda maalesef avukat arkadaşlarımız mahkûm edildiler.
Gözaltına alınan, tutuklanan avukatlar hep vardı yani… 
Evet, şu anda avukat Halil İbrahim Vargün Kırıkkale 2 Nolu F Tipi’nde infazın dolmasını bekliyor, diğer avukat arkadaşlar yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Selçuk Kozağaçlı şahsında, özellikle toplumsal olaylarda halkın yanında yer alan Çağdaş Hukukçular Derneği’ne üye avukatların yargılanmaları söz konusu oldu ki 17’si ceza almıştı. Burada Ebru Timtik’i anmak gerekiyor. Ebru Timtik bütün bu adaletsizliğe isyan etmiş için Aytaç Ünsal’la birlikte süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi yapmıştı ve maalesef Ebru Timtik’i kurtaramadık.
“VATANDAŞIN SAVUNMASIZ KALMASI İÇİN AVUKATLARA OPERASYON”
Şimdi de özellikle Fethullah Gülen soruşturmaları ve davaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımız hedef haline getirilmiş durumda. Burada aslında sorun şu: Doğrudan doğruya savunma hakkı yok edilmek isteniyor.
Çoklu baro kanunu da bu sebeple çıkarılmıştı. Hem yandaş baro kurmak hem de baroların etkinliğini azaltmak için savunma hakkını biraz daha kısıtlamak için iktidarın denetiminde barolar kurarak o denetimdeki baroların savunma hakkını şeklen yerine getirmelerini sağlamak için bu kanun gündeme geldi.
Bakın ekim ayına yaklaşıyoruz, buna rağmen istedikleri baroları kuramadılar. Demek ki gerekçeleri onların söylediği gibi değilmiş. Gerçek amaçları savunmayı etkisiz kılmak.
Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında savunmanlık yapan avukat meslektaşlarımıza yönelik bu keyfi, hukuksuz, anti-demokratik soruşturmalar şunu gösteriyor: Vatandaş savunmasız kalsın.
Amaç vatandaşı savunacak kimsenin kalmaması mı?
Evet amaç bu. Bugün Fethullah Gülen örgütü ifadesi kullanılır, her zaman zaten PKK örgütü kullanılıyordu. Her zaman zaten Türkiyeli sol örgütler kullanılıyordu. Bir ara Hizbullah, hizbukontra yapısı içerisindeki birtakım yapılanmalar bahane ediliyordu, yarın öbür gün başka bir şey.
“YARIN İKTİDAR DEĞİŞTİĞİNDE SİZE OPERASYON YAPILIR”
 
O yüzden özellikle bu soruşturmaları yürütülen savcılara ve Sulh Ceza hâkimlerine şunu hatırlatmak istiyorum: Bugün bu iktidar bunu yapıyor. Yarın iktidar değişikliği olduğunda başka isimlerle bu sefer size yönelik operasyonlar yapılabilir. Kendinizi kullandırmayın. Bir avukatın görevi zaten savunma yapmak. Bir avukata bu sorular sorulur mu?
Soruları gördünüz mü? “Müvekkilinizin ifadesini niçin değiştirdiniz?” gibi doğrudan avukatlık mesleğine yönelik sorular var.
Gördüm. Bir hatıramı anlatayım: 2017 yılında Türkiye’den uzun zamandan beri görülmeyen, fakat darbe teşebbüsünden sonra tekrar başlayan gözaltında kaçırma vak’aları görülmeye başlanmıştı. Çeşitli yurt dışı yayın kuruluşları ilgiliydi, onlara beyanat veriyorduk.
Bir yabancı televizyon kanalı buraya geldi, röportaj yaptık ve özellikle Fethullah Gülen örgüt soruşturmaları kapsamında bu tür soruşturmalarla ilgilenen bir avukat meslektaşımızın ofisine gittik. Avukat, polis tarafından tehdit edildiğini söyledi.
İHD BAŞKANI TÜRKDOĞAN: KAPATIN, DEYİN Kİ “TÜRKİYE’DE AVUKATLIK YAPILMAZ”
Ben de mutlaka İHD’ye başvurması gerektiğini, başvurursa mutlaka kendisiyle ilgileneceğimizi söyledim. Fakat o tehdit o kadar etkili olmuş ki maalesef başvurmadı. Kaçırılan kişilerle ilgilendiği, ‘f.tö’den yargılanan birçok müvekkili olduğu için. ‘Niçin bunlardan bu kadar çok müvekkilin var?’ diye soruluyor.
48 avukatı nasıl gözaltına alırsınız? Nasıl savundukları insanların örgütüyle özdeşleştirirsiniz. Ben buna çılgınlık diyorum. Kapatın, deyin ki Türkiye’de avukatlık yapılamaz. Çin Komünist Partisi’nde de öyle. Avukatınızı da onlar seçiyor.
Diyelim ki o avukat davaları üstlenmedi, bakmadı davalara. Başkaları da bakmadı, çekindi. Vatandaş avukatsız kaldığında ne yapacaklar? Nedir amaç?
Her şey birbiriyle bağlantılı. Vatandaş avukatsız kaldığında, ona zorunlu müdafi tayin edilecek. Peki zorunlu müdafi nasıl tayin edilecek? Yandaş baroların atayacağı müdafilerle savunma yapılacak.
“ADALET BAKANLIĞI ÜZERİNDE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI VESAYETİ VAR
Neden korunmasız avukatlar?
Avukatların üst birliği olan Barolar Birliği Başkanı bu olayda da sessiz kalmaktadır. Çünkü açıktan hükûmeti desteklemektedir. Halbuki sizin göreviniz hükûmeti desteklemek değil, bizim kanunumuzda yazan insan haklarını savunmak.
Eğer bir birlik başkanı insan haklarını savunmak yerine kendi politik argümanlarını gerçekleştirecek bir pozisyon benimsemişse istifa etmesi gerekir. Adeta her şeyin çivisi çıkmış. Tuz kokar mı? diye sorulur ya, tuz kokuyor Türkiye’de.
Hiçbir avukatın aldığı dosya sebebiyle sorguya çekilmemesi, yargılanmaması gerekir. Bu vesileyle Avukatlık Kanunu’nda avukatlarla ilgili güvencelerin ne kadar yetersiz olduğu da ortaya çıktı. Bir de şöyle bir şey var: Bir İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde.
Nasıl yani?
Evet İçişleri Bakanlığı vesayeti var Adalet Bakanlığı üzerinde. Halbuki Adalet Bakanlığı’nın karşı çıkması lazım bu tip operasyonlara. ‘Bir dakika, ne yapıyorsunuz’ demesi lazım. Şu anda pozisyonlar değişmiş durumda. Neredeyse her şeyi İçişleri Bakanlığı’nın polis birimleri yapıyor, Adalet Bakanlığı seyrediyor.
 
“VATANDAŞ ÜZERİNDE KORKU İKLİMİ OLUŞTURULDU”
Cumhuriyet Başsavcıları polis önlerine hangi dosyayı koyarsa hemen işleme koyuyorlar. Bir itiraz mekanizması kalmadı. Mesele vatandaşın savunmasız bırakılması, mesele vatandaş üzerinde bir korku iklimi oluşturmak.
Vatandaş şöyle düşünecek: Bunlar her istedikleri kişileri gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, avukat tutsam onu da alıyor. Demek ki ben o zaman evimde oturacağım, sesimi çıkarmayacağım, itiraz etmeyeceğim. Sessiz sessiz oturacağım.
Halbuki insan haklarının amacı nedir: Korkudan ve yoksunluktan kurtulmak için yapılmıştır insan hakları sözleşmeleri. Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bugün vatandaşa korku salmak için bunu yapıyorsa, zaten insan hakları sisteminden bahsedilemez.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı’nın ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye gündemlerini AİHM’e mi dayatıyor?
AİHM Başkanı’nın Türkiye ziyareti tam bir skandaldır. Türkiye şu an içinde bulunduğu durum itibarıyla AİHM Başkanı’nın ziyaretini karşılayabilecek olgunlukta, düzeyde, seviyede insan hakları ve demokrasi bakımından yeterliliğe sahip bir ülke değil.
Çok ciddi insan hakları ve demokrasi sorunu var. Avrupa Konseyi’nin Venedik Komisyonu’nun Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var ki 2017 Anayasa Değişikliği referandumundan önce yayınladığı raporda ‘bu anayasa değişikliği gerçekleşirse Türkiye tipik bir otoriter ülke olacak, yargının bağımsızlığı yok olacak’ raporu var.
 
“TÜRKİYE TEK OTORİTER BİR ANAYASA TARAFINDAN İDARE EDİLİYOR”
O rapora rağmen referandumda Anayasa değişikliği kabul ettirildi, evet çıkarıldı, Yüksek Seçim Kurulu’nun )(YSK) şapkadan tavşan çıkarma operasyonuyla. Şu anda Türkiye, tamamen bir tek kişi yönetimine dayalı otoriter bir anayasa tarafından yönetiliyor. Yüksek yargıyı yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tayin ediyor. Böyle olunca zaten eğrisi yukarıdan aşağıya şekilleniyor.
AİHM Başkanı bunu bilmiyor mu?
Venedik Komisyonu raporunu okumadan Türkiye’ye gelmişse zaten AİHM Başkanlığı yapamaz. Komisyonun raporundan haberi olması lazım.
AİHM’nin Türkiye ile ilgili veya Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye dair birçok kararında Venedik Komisyonu’ndan bahsedilir, İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nden bahsedilir, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nden bahsedilir.
Konseyin diğer üyelerinin tamamının Türkiye’yle ilgili çok ciddi eleştirileri var. Kaldı ki Türkiye siyasi denetim altında olan, tekrar siyasi denetim altına alınan tek ülkedir.
“AİHM LOBİ FAALİYETLERİNE BOYUN EĞMİŞSE ARTIK ADALET DAĞITAMAZ”
Tüm bunlara rağmen bu ziyaret olmuşsa demek ki Türkiye’nin Avrupa Konseyi nezdinde çok güçlü bir lobi faaliyeti var. Eğer AİHM lobi faaliyetlerine boyun eğmişse zaten artık adalet dağıtamaz.
Bu açıdan bir skandal. AİHM Başkanı’nın kişisel sebepleri varsa, kişisel ziyaret yapar, resmi yapmaz. Resmi değil, kişisel ziyaret yaparsınız, istediğiniz yere gidersiniz, gezersiniz, kimse de size bir şey diyemez.
Eğer bizimle görüşebilseydi, biz kendisine çok sert şeyler söyleyecektik.
AİHM tarihinde bu bir ilktir. Böyle şeyler yapan bir AİHM Başkanı varsa, adalete çok büyük zarar verir. AİHM’in adalet dağıtma ilkesini zedelemiştir. Türkiye’ye de bu konuda ciddi eleştirilerimiz var.
Adalet dağıtmak sadece AİHM’in görevi değil. Siz AİHM Başkanı’nı nasıl araçsallaştırırsınız? Hadi diyelim ki AİHM Başkanı bunu düşünemedi, siz düşüneceksiniz. Diyeceksiniz ki bu ziyaret doğru değildir. Bu konuda konseye eleştirilerimiz hep var.
AB’YE ANKARA KRİTERLERİ DAYATILIYOR
Yüzlerine de söyledim: Siz Kopenhag kriterlerini Türkiye’ye benimsetecektiniz, ancak Türkiye size Ankara kriterlerini dayattı ve şu anda Ankara kriterlerini uyguluyorsunuz.
Türkiye, ahlaki olmayan, doğru olmayan, etik olmayan, olmaması gereken bazı tutumları dayatıyor. Avrupa Konseyi de bazı çıkarları uğruna sessiz kalıyorlar. Ortaya şöyle bir umutsuzluk da çıkıyor: Büyük bir kesim Türkiye’de alt derece mahkemelerden umudu kesmiş durumda. Anayasa Mahkemesi de çoğu zaman konjoktüre uygun kararlar vermekle eleştiriliyor.
AİHM umudu da biterse oradan da adalet çıkmayacağını düşünen insanlar kime veya neye güvenecek?
Bu umutsuzluk öteden beri vardı. Türkiye’de belli toplumsal kesimlerde çok fazla bu konuda bir umut yoktu. Özellikle darbe teşebbüsü donrası muhafazakâr camianın bir kesimi bunu yaşayarak gördü. Çok acı tanıştılar.
Fethullah Gülen örgütü bahane edilerek on binlerce, yüz binlerce insan mağdur edildi. Çok ciddi hak ihlalleri yaşandı. İnsanlar bu ceberut sistemin ceberutluğunu gördüler. Halbuki AKP iktidara geldiğinde ne söylüyordu.
“ORTADA AKP YOK, DEVLET BAHÇELİ VE DOĞU PERİNÇEK NE DERSE O OLUYOR”
Ne söylüyordu AKP?
Şu an ortada bir AKP filan yok. Türk derin devletinin doğrudan doğruya iktidar olduğu bir sistem var. Devlet Bahçeli ne derse o oluyor. Doğu Perinçek ne derse o oluyor.
90’lara benzetiyorlar. Sık sık 90’lara döndüğümüz söyleniyor bugün etkin olan aktörler gündeme gelince. Katılıyor musunuz?
Her dönemin kendine özgü bir yanı vardır. Bazı yönler 90’lardan daha ağırdır, bazı yönler daha hafiftir.
Nedir o ağır yönler mesela?
90’lı yıllarda kırsal bölgelerde köyler boşaltılıyordu. Çok ciddi anlamda silahlı çatışmalar vardı. Devlet 90’lı yıllarda çeteleşmişti. Kontgerilla istediği faaliyeti yürütüyordu, faili meçhul cinayetler fazlaydı.
Gözaltında kayıplar, yargısı infaz dediğimiz uygulamalar çok fazlaydı. Biliyorsunuz o çete Kutluk Savaş’ın raporuyla ortaya konmuştu. Son 5 yıla baktığımızda ise kırsalda değil, kentte savaş oldu. İlçelerde, oldu. Tanklar Sur’a, Nusaybin’e, Cizre’ye, Şırnak merkeze, Yüksekova’ya indi.
Silahlı çatışmanın coğrafyası büyüdü. Suriye ve Irak’ın kuzey kısımlarına yayıldı, bugün de devam ediyor.
Peki 90’lı yıllardan farkı ne?
90’lı yıllarda parlamenter demokratik sistem yaşamaya çalışıyordu. Bir şekilde Meclis kendini var etmeye çalışıyordu. Biraz önce söylediğimiz YSK marifetiyle daha otoriter bir anayasa bize dayatıldı ve kabul ettirildi. Bu yönüyle 90’lı yıllardan daha ağır bir durumdayız.
Yönetim biçimi itibarıyla. Şu anda daha otoriter bir yönetim var. Yargı uygulamaları öyle. 90’lı yıllarla karşılaştırdığımızda hiç kimse memnun değil yargıdan. 90’lı yıllarda bu kadar avukat gözaltına alınmıyordu.
“FİİLİ DÖRTLÜ KOALİSYON KURULMASAYDI PERİNÇEK CEZA ALACAKTI”
İsmini andığınız için soruyorum, Doğu Perinçek ‘Yargı altın çağını yaşıyor’ diyor. Haksız mı?
İşte tam onun zihniyeti şu an iktidar olduğu için tabii ki memnun. Halbuki memnun olmaması gerekir. Kendisi 5 yıldan fazla hapis yattı. Sen hapis yatmış bir insansın. Nasıl sen kendin için adalet aradın, sonra fiili iktidar ortağı olduğunuz için Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nden döndünüz.
Eğer bu fiili iktidar koalisyonu kurulmasaydı, yani AKP-MHP-Ulusalcılar ve Ergenekon denen yapılanma, ceza alacaktınız. Yargıtay dedi ya ‘böyle bir örgüt yok’, biz de ‘yapılanma’ diyoruz şimdi.
Baskın Oran bunu güzel tarif ediyor; mahşerin dört atlısı diyor. Bu dörtlü koalisyon kurulduğu için siz sonradan beraat ettiniz. Yoksa cezalarınız onanacaktı, mahkûm olacaktınız. Sizin başınıza geldi bunlar. Şimdi siz aynı şeyi başkalarının başına niye getiriyorsunuz?
90’lı yıllarla fark diyorduk ya o yıllarda bazı gruplar bazı şeyleri açıktan savunamıyorlardı. Demokratik kamuoyundan çekiniyor, kendilerini gizleme ihtiyacı duyuyorlardı. Açıktan savunmuyorlardı. Şimdi açıktan savunuyorlar. Bu da devletteki otoriterleşmeyi ve durumun ne kadar vahim olduğunu ortaya koyuyor.
“BU CAMİADAKİLER YANILDI, DEVLETİ TANIDIKLARINI SANDILAR”
Hak arama bir insan hakları bilinci ve kültürünün gelişimini gerektirir. Aynı zamanda kültürel bir durumdur. Dolayısıyla kültürün oluşması zaman ister. Davranış değişikliği ister.
Bu camianın (Hizmet Hareketi) bu kadar acı, bu süreci bu kadar acı bir şekilde yaşaması hakikatten hepimizi çok üzdü.
Mülakatın başında sözünü ettiğim fiili koalisyon (AKP-MHP-Ulusalcılar-Ergenekon) bu süreci bu kadar acı yaşadılar. Çünkü bir rövanşist yaklaşımla bunlara yaklaştılar. Acı yaşadılar.
Bu acı onlara birçok şey öğretmemiştir diye düşünüyorum. Dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu, her koşulda hak aramanın ne kadar önemli olduğunu öğretmiştir.
Bugüne kadar hak arayan insanlara bakış açılarını değiştirdiğini, değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi işkenceyle tanışmaları insan onurunun ne kadar önemli olduğunu hatırlatmıştır.
 
“BU ÜLKEDE DEVLET KİMSENİN DEĞİL”
(Hizmet Hareketi’nin) Handikapları oldu. Devleti tanıyorlardı veya tanıdıklarını zannediyorlardı. Devlet bir organizasyon, bir canlı organizasyon gibi düşünün. Bugün sizsiniz, yarın öbürü. Sizin değil. Bu ülkede devlet kimsenin değil.
Bazen ‘ben devletim’ diyor ya birileri, devlet mevlet değilsin, sadece bir piyonsun. Orada yanılgıya düştüler kanaatimce: ‘Acı yaşayacağız ama bu süreci atlatacağız, ileride tekrar haklarımız verilecek’ diye düşündüler. Fakat yanıldılar. 12 Eylül yaşandı bu ülkede.
Sadece üniversiteden atılan insanların göreve dönmeleri 10 yıl sürdü. Dolayısıyla geçmiş süreçten ders çıkarmak gerekiyordu. Bir de Türkiye’yi iyi tanımamışlar.
Türkiye, aynı zamanda NATO’nun bir kanat, bir cephe ülkesi. Yani bir şeyler olduğunda her zaman NATO’daki illegal yapılanmalar işin içerisine girer. Türkiye’nin bir ittihatçı geleneği var, onu unuttular. Bu ittihatçılık çok güçlüdür, bugün bile.MÜLAKATIN TAMAMI İÇİN LÜTFEN TIKLAYIN

Reklam

Döviz - Borsa - TL

Avustralya Doları
5,8458
Amerikan Doları
0,93222
Euro
9,7196
İngiliz Sterlini
10,7372
BIST
1127
Altın
8,321
Son Güncelleme: 30.10.2020 06:30