Manşet, Röportaj

Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar: Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok

Susurluk Komisyonu Üyesi  Fikri Sağlar: “Ben tarihe ve toplumun kulaklarına içinde bulunduğum durumu anlatmak istiyorum. Korkumdan dolayı söylemiyorum. Bizim gibi var olan gerçekleri aktarmaya çalışanların korunmadığı bir ülkede zaten can ve mal güvenliği ortadan kalkmış demektir.” dedi.

Kamuoyunda “Bodrum fotoğrafı” olarak anılan Alaattin Çakıcı, Mehmet Ağar, Engin Alan ve Korkut Eken’in fotoğrafının yayımlandığı gün 4 dönem milletvekilliği ve Kültür ile Devlet Bakanlığı görevlerinde yer almış eski Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar’ın koruması kaldırıldı. Sağlar’ı arayarak koruma tedbirinin neden kaldırıldığını, yeniden bir koruma talebinde bulunup bulunmadığını ve son zamanlarda somut bir tehdit alıp almadığını sorduk.

Sağlar, bize ayırdığı kısa zaman içinde “toplumun kulaklarına şunu söylemek istiyorum” diyerek “Hiç kimsenin can ve mal güvenliği yok” diyerek içinde bulunduğu durumu bizimle paylaştı.Türkiye’nin Susurluk dönemi ile bugüne uzanan bir konuşma gerçekleştirdiğimiz Fikri Sağlar, 2021 yılında bir erken seçim olacağını düşünüyor: “Türkiye şu anda sıkışmış durumda. Dipten müthiş bir dalga geliyor. Şişenin kapağının açılması lazım ama bu kapağının açılmaması için de iktidar çok sıkı tutuyor. Şişenin içinde biriken basıncın gücüne karşılık daha ne kadar sıkı tutabilecek bilemiyoruz. Şimdi bu yönde faaliyetler sürdürülüyor.”

Söz Fikri Sağlar’da…

GENEL BAŞKANLARI PERVESIZCA TEHDİT EDEN UNSURLARIN…

Halk TV’de bağlandığınız canlı yayında korumanızın kaldırıldığını ifade ettiniz. Bu kararın “Bodrum fotoğrafı” olarak anılan Mehmet Ağar, Alaattin Çakıcı, Engin Alan ve Korkut Eken’in fotoğrafının çekildiği gün alındığını söylediniz. Böyle bir karar bekliyor muydunuz? Süreyle ilgili midir? Şu anda size yönelik somut bir tehdit var mı?

Tehdit aleni şekilde ortada zaten… Sosyal medyadan da sıklıkla karşılaşıyorum. Beni tehdit eden unsurlar ya da devletin beni koruma altına alma gerekçesi şimdi daha da yoğunlaşarak ortaya çıktı. Dolayısıyla tehdit ortadan kalktı ve korunmamıza gerek yok gibi bir yaklaşım olmaması gerekir. Genel başkanları pervasızca tehdit eden unsurların, benim gibi siyasetle uğraşan eski bir siyasetçiyi aynı şekilde tehdit etmesi çok kolaydır. Dolayısıyla devletin korunması gerekiyor. Bunun bir tasarruf olarak alındığı söyleniyor. Oysa ben hem Susurluk olayının faillerinin deşifresini yapan hem de meşhur Türkbank ihalesinde yapılan bütün usulsüzlükleri, yolsuzlukları ortaya çıkarıp bir hükümetin düşmesine engel olan bir kişiyim. Bundan dolayı o günkü hükümetin Başbakanı ve Devlet Bakanı da Yüce Divan’da yargılandı yani tehdit halen devam ediyor.

Üstelik şu anda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden kişi sizin bahsettiğiniz dosyaların bir numaralı faillerinden ve şu an MHP lideri Devlet Bahçeli bu tehdide rağmen sahip çıkıyor…

İşin vahim tarafı bir zamanlar kendisini de tehdit eden organize suç örgütü lideri olarak hüküm giymiş, hapishanede yatmış bir kişiye sahip çıkıyor. CHP gibi büyük bir partinin liderini alenen ölümle tehdit etmesi, üstelik bunu bir kısas yapma şekline “Ben sürekli sokakta yalnız geçir geziyorum beni öldürtsene” gibi mesajlarla yapıyor. Kemal Kılıçdaroğlu ya da CHP’den herhangi biri bunu yapacak insanlar değildir ama her an Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendisinin öldürülmesi söz konusu…

Tekrar koruma talebinde bulundunuz mu?

Bulundum. Bana 2021 yılında yapılacak bir sonraki toplantıda -yılda bir kere yapılıyormuş böyle bir toplantı- talebimin görüşüleceği söylendi. Ben tarihe ve toplumun kulaklarına içinde bulunduğum durumu anlatmak istiyorum. Korkumdan dolayı bunları söylemiyorum. Aslında sade vatandaşın da can güvenliğinin kalmadığını ortaya koymak istiyorum. Çünkü bizim gibi var olan gerçekleri aktarmaya çalışanların korunmadığı bir ülkede zaten can ve mal güvenliği ortadan kalkmış demektir. Bunu söylüyoruz ve bunu söylediğimiz için tehdit ediliyoruz. Can ve mal güvenliği kalmadı deyince MHP tehdit ediyor. Bugün insanları alenen mektupla tehdit ediyorlar. Bunu kimse söylemeyecek mi? Kimse görmüyor mu?

KILIÇDAROĞLU’NA TEHDİDİN ÜZERİNDEN 15 GÜN GEÇTİ, HALA İŞLEM YOK!

Bugün insanlar covid19 virüsünden de devlet yeterli önlem almadığı için ölüyor. İnsanlar açlıktan da ölebilirler. Zaten öyle de oluyor… Bu ülkede devletin yapısı değiştirildiği ve kamu düzeni sağlanmadığı için insanlarımız her türlü koşulda ve her şekilde ölüyor, ölmeye devam ediyor. İnşaat camlarından düşen camlarda da öylesine canından oluyor insanlar. Gerçekten bu ülkede kimsenin can ve mal güvenliği kalmadı. İleri demokrasilerde her şeyden önce insanların can ve mal güvenliği korunur. Devletin egemenliği orada kendini gösterir. Ayrıca bugün Türkiye’de yargı da taraflı ve bağımlı. Dolayısıyla sizin bunlara karşı gösterdiğimiz direnç karşısında yargının kimden yana karar vereceğini bilemiyorsunuz. Haklı olsanız da yargı sizin hakkınıza göre karar vermiyor. Adaletin yerine getirilmesi konusunda bir çaba göstermiyor. Evrensel bir hukuk kuralı vardır, Masumiyet karinesi. İnsanlar, suçu sabitlenene kadar masumdur. Adalet Bakanı, “Bugün birisi haksızca yargılanacaksa kıyamet kopsun” diyecek noktaya geliyor ve çok doğru söylüyor. Adaletsizce, hukuksuzca masum birinin mahkûm edilmesi, suçlanması, hukuk sistemi için yüz karasıdır. Bunun olmaması için masumiyet karinesi konulmuştur. Bugün görünüyor ki bu masumiyet karinesinden eser yok. İnsanları rahatlıkla tutukluya biliyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 138. maddesini hatırlattı. Doğrudur, hiç kimse yargıya müdahale edemez. Ama bu hatırlatmayı yaparken bile kendisi “Gereğini yapın” diyerek yargıç ve savcılara talimat verdi. Eğer bu maddenin gereği yapılacaksa o zaman en önce Bahçeli için yapılması gerekiyor. Bununla ilgili kısa zamana kadar hiçbir şey yapıldığını görmedik. Kılıçdaroğlu’na mektupla yapılan tehdidin üzerinden aşağı yukarı 15 gün geçti. Sayın Kılıçdaroğlu, avukatı ile Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaatta bulundu ama hala bir işlem yok…

AKP ÖNCESİNDE, DARBE YAPANLAR BİLE YARGIDAN KORKUYORDU, ŞİMDİ ÖYLE DEĞİL

AKP’nin Meclis Grup Başkanvekili soruşturma başlatıldığını açıklamıştı.

Sadece AKP grup başkanvekili soruşturma başlatıldığını söylüyor. Bir partinin grup başkan vekili, savcının soruşturma başlatılıp başlatılmadığını nereden biliyor? Bu AKP grubu, iktidarıyla yargının doğrudan ilişkili olduğunu gösterir. Hem bu açıklamayı yapıyorlar hem de arkadan bir şey gelmiyor. Tek başına bu bile Türkiye’de yargının bir parti tarafından tasallut altında tutulduğunun göstergesidir. Yargıç ve savcılar bundan son derece şikâyetçiler ama yargının genleri değiştirildi. Aşağı yukarı 10 bine yakın yeni yargıç ve savcı alındı ve bunlar sadece AKP’li oldukları için oralara geldi. Çünkü sınavlar sırasında gerekli olan eşit davranışı görebilecek alt yapıyı oluşturmadılar.

Susurluk kazası ve sonrasındaki süreçle karşılaştırdığınızda bugünkü hem yargıyı hem de bu gelişmeler için ne dersiniz?

Susurluk dönemi yargısı diye düşünülmemeli. AKP öncesi yargı diye bakılabilir. Evet, bu ülkede yargı her zaman taraflı olmuştur. Bunu da açıklıkla söyleyenler hep olmuştur. Örneğin, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin yıllar önce yapmış olduğu bir araştırmayı hatırlatayım. Yargıçlar, devlete karşı işlenmiş suçlarda taraflıyız, ama haricindeki suçlarda tarafsızız demişlerdir. Evet, devlete karşı işlenen suçlarda taraflı olmakla adaletin sağlanmadığını görüyoruz. Fakat yine de yargı bu kadar taraflı ve bağımlı olmamıştı. Darbe yapanlar bile yargıdan korktukları için hemen sivil halkın temsilcilerine yönetimi devrettiler. Anayasayı kendi kafalarına göre yaparak bunu yaptılar ama ne olursa olsun sivil hükümete devrederek çekilmişlerdir. Şimdi böyle değil. 18 yıldır yargının çok ciddi şekilde ele geçirildiği bir dönem yaşıyoruz. Daha önce FETÖ’cüler ele geçirmişti. Şimdi bunların yerine kimler geldi? Gerçekten hukuku bilen, evrensel hukuk ilkelerine bağlı, bağımsızlığı ve tarafsızlığı isteyen yargıçlar mı geldi? Bugün yapılan anketlere bakarsanız toplumda yüzde 82’isi yargıya güvenmiyor. Demek ki tarafsız yargıçlar gelmemiş.

BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “Vahim Dönemeç” yazınızda Türkiye’nin çok vahim bir döneme girdiğini ve arkasının karanlık olduğunu söylemiş dikkatli olunması gerektiğini belirtmişsiniz. Bunu biraz detaylandırır mısınız? Vahim dönemeçten kastınız nedir?

Bugün eğer yargı bağımsız ve tarafsız değilse o ülkede yaşayan baskı altında demektir. Kimse, can güvenliğinin sağlandığı düşüncesine sahip olamaz. Ve nitekim olmuyor. Giderek güvensizlik artar ki halkın yüzde 82’isi yargıya güvenmiyor. Böyle bir ortamın herhalde önü aydınlık değildir.

Son zamanlarda gerek CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik tehdit ve bu tehdit sahip çıkan iktidar ortağı olması, gerek eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası çeşitli iddiaları da gündeme getirdi. Biz Türkiye’de komplo teorileri üretmeye çok meraklıyızdır, ama gazeteciler olarak bu iddiaları somutlaştırmaya çalışıyoruz. Devlet içinde bir çatışma olduğu öne çıkan iddialardan. Pelikanlardan mafyaya çeşitli odakların bu çatışmanın içinde olduğu söyleniyor. Siz devlete baktığınız ne görüyorsunuz? Bu iç çatışma teorilerine katılıyor musunuz örneğin?

Devlet yapısı değiştiriliyor. Devlet yeniden yapılandırılıyor. Devlet anlayışından çıkılarak, Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine göre bir kişinin yöneteceği bir şekle sokuluyor. Devletin uzunca zamandır, demokratik ve laik anlayışına uygun yapılanmış kurum ve kuruluşları şimdi değiştiriliyor. Dolayısıyla her şey saraydan, bir kişi tarafından yönetiliyor.

Bugün yapılan yorumlar ağırlıkta Devlet Bahçeli’nin tek başına yönettiği yönünde ama…

Bu yorumları Sayın Cumhurbaşkanı’na, AKP Genel Başkanı’na bir saygısızlık olarak yorumluyorum. Eğer Bahçeli yönetiyorsa, Sayın Erdoğan çıkıp “Olur mu böyle şey” demeli ve gereğini yerine getirmesi gerekir.

Bir önceki soruya tekrar dönecek olursak devlet yapısının değiştirilmesinden bahsediyorsunuz.

Evet, yerel yönetimleri halk seçerek belirliyor. Belediye Başkanı, seçimle oraya geliyor. Siyaset bilimi, yerel yönetimleri demokrasinin en temel noktası olarak görür. Bugün, “Belediye Başkanı kamu yöneticisi ya da kamu adına hizmet eden kişi değildir”, “Belediyeler kamu kurumu değildir”, anlayışını dile getiren ilk kez bu hükümet olmuştur. Daha önce böyle bir şey hiç görmedik. Yerel yönetimler anayasal bir kurumdur. Sadece anayasal değil aynı zamanda dünya hukuk sisteminde de var olan bir kurumdur. Siz şimdi kamu kurumu değildir derseniz peki belediyeler o zaman ne kurumu oluyor? İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul’da yaşayan milyonlarca insanın oyunu alan bir Belediye Başkanı olarak, Kanal İstanbul projesine karşı çıktığı zaman, ona “Sen kimsin” diyerek belediyenin yok sayılmasının kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde bunun bir örneği de yoktur. Paris Belediye Başkanı’na, Fransız İskân Bakanı karışabilir mi? Almanya’da böyle bir şey olabilir mi?

Tabii bu biraz da toplumdan kaynaklanıyor. Toplumun verdiği oya sahip çıkması gerekiyor. Toplum korkutulduğu için sessiz kalmak zorunda kalıyor. 18 yıldır laik demokratik sistemden uzaklaştık. Mühürsüz oy pusulaları ile çok az bir farkla kazanılmış bir referandum sonrasında Türkiye’nin rejimi değişti. AGİt, bu referandum oylamasında ciddi bir şekilde sahte oynar kullanıldığını belirterek buna karşı çıktı, karşı rapor verdi. Ama maalesef biz de ki siyasetçiler korkularından ya da başka nedenlerden kaynaklanarak gerekli tepkiyi göstermedi.

Soruyu bir de şöyle sorayım, bugün ülkeyi yöneten Cumhur İttifakı’nın ana muhalefet parti liderinin tehdit edilmesine yani tehdit eden kişiye sahip çıkması Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarına ne söylüyor? Ne ifade ediyor bu durum?

Küçük, büyük ortaklı iktidar partilerinin bir araya geldiği bir yerde, onlara oy vermeyen tüm seçmeni tehdit etmek demektir. İşte bunun için söylüyorum can ve mal güvenliği yoktur diye.

“ÖRGÜTLENEMEYEN BİR TOPLUM DEMOKRASİ OLUŞTURMASI MÜMKÜN DEĞİL”

Susurluk döneminde sivil toplumun daha aktif olduğunu biliyoruz. Örneğin, “Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık” kampanyası gibi bir kampanya yapılmıştı. Toplumun bu kampanyayla tepkisini ortaya koyması o dönem Susurluk olayında adı geçenlerin yargılanmasında büyük rol oynamıştı. Bugün muhalefet partileri çok etkisiz kalmakla eleştiriliyor. Sizce STK’lar ve muhalefet partileri ne yapmalı? İki dönemle kıyaslarsanız ne söylemek, önermek istersiniz?

Bir toplumun demokratik olduğunu görebilmek için, devletinin demokratik, halkının örgütlenmiş ve bireyinin özgür olması gerekiyor. Bugün bizim ülkemizde birey özgür değil, halk örgütlenemiyor. Sivil toplum dediğiniz 50 kişiden 100 kişiden oluşan örgütler. Sokağa çıktıklarında sadece kendileri ile baş başa kalan, onlara toplumun katılmasının engellendiği, korkutarak ve baskı ile bir tarafta tutulduğu, zaman zaman basın açıklaması bile yaptırılmadığı bir noktadalar. Örgütlenemeyen bir toplumun demokrasi oluşturması mümkün değildir. O dönemki “Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık” eylemine 28 milyon kişi katılmıştı. Bundan dolayı Susurluk failleri yargılandılar ve cezalandırılırlar. Onun için devletin kurum ve kuruluşları ne Kutlu Savaş’ın hazırladığı bir rapor ortaya koydu. Kutlu Savaş, raporunda derin devlet adı altında devlete sızmış insanların hukuk dışı olarak kişi ve kurumları bombaladıkları ve öldürdüklerini açıkça yazdı. Olayları da anlattı. Devletin, böyle gün yüzüne çıkan bir dönemi var.

Bu dönemde de önümüzdeki zamanda benzeri olaylarla karşı karşıya kaldığımızda aynı şekilde olacaktır. Ben Susurluk kitabımı 2012’de güncellemiştim. Son paragrafı şöyle: Yerel ve genel cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 2014’ten sonra Türkiye 100. yılına giderken hayli sorunlu bir döneme girecek ve 2014 yılı Türkiye için bir kırılma noktası olacak. Bunu 2012’de yazmıştım. Sekiz yıl sonra bakıyorsunuz birçok olay yaşanmış. Hendek Savaşı’ndan tutun Özel Harekât Dairesi Başkanı Behçet Oktay’ın intihar etmesine varıncaya kadar ve en sonunda da 15 Temmuz hain FETÖ Darbesi’nin yaşandığı bir dönem olmuş. 2023’e kadar da korkarım bunların benzerlerini yaşayabiliriz. Bunun için sonu karanlık demiştim.

Peki, bu şekilde devam ederse Türkiye’de 2021 yılı için bir erken seçim bekler misiniz? Yeniden bir Parlamenter Sisteme dönüşün olabileceği de konuşuluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yakın ve uzun vadede Türkiye’de ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?

Türkiye şu anda sıkışmış durumda. Dipten müthiş bir dalga geliyor. Şişenin kapağının açılması lazım ama bu kapağının açılmaması için de iktidar çok sıkı tutuyor. Şişenin içinde biriken basıncın gücüne karşılık daha ne kadar sıkı tutabilecek bilemiyoruz. Şimdi bu yönde faaliyetler sürdürülüyor. Bu faaliyetlerde yeterli olmazsa bir seçim olur ve seçim olursa bugünkü iktidar el değiştirir ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ortaya çıkar. Tabii burada muhalefetin Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem dediğinin ne olduğunu da anlamamız gerekiyor. Daha henüz ortada böyle bir sistem yok. 2018’den önce bir anayasa hazırlığı yapıldı denildi. Sonra bu ortaya çıkınca korktular ve yok böyle bir şey dediler. Oysa arşivler ve videolar bunun olduğunu açıkça gösteriyor. Dolayısıyla şöyle son bir şey söyleyeyim, ülke güven arıyor. Türkiye, güven duyduğu insan ya da siyasi partilerle, umutla yeni bir dönemi başlatacak. Bu dönemi mutlaka bitirecek. Çünkü yoruldu. Bu nedenle 2021’de bir seçim olabilir. 2021’de bir seçim olma olasılığı olmama olasılığından daha az değildir. EYLEM YILMAZ-KRONOS

Reklam

DÖVİZ BİLGİLER