Dr. Selami Er-Kronos38.news/
Kaleme aldığı özür yazısı, onun iradesinin değil, yargı sopasının ürünüdür. Hikâyesi, tekil bir mağduriyet değil; yazıdan suç, eleştiriden delil, düşünceden tehdit üreten yeni Türkiye’nin aynası ve yargının çürümesinin belgesidir.
Türkiye düşünce ve edebiyat dünyasının nadide kalemlerinden biri olan Ahmet Turan Alkan’ın hayata küskün geçirdiği son yıllarından sonra vefat ettiğini büyük bir üzüntüyle öğrendim. Son on yılda yaşadıkları ve cenazesinin az sayıda insanla kaldırılması ayrıca üzücü. Allah‘tan rahmet diliyorum.
Ülkücü camiadan gelen ve Türk edebiyatının ve düşünce hayatının önemli bir figürü olan Alkan’ı üniversite yıllarından Altıncı Şehir, Üç Noktanın Söylediği ve Ateş Tecrübeleri gibi kitaplarından kelimelerin estetik gücünü düşünceleri ile buluşturan bir gönül insanı olarak tanıdım.Hakkında yapılan ‘yaşayan Yahya Kemal’ benzetmesi onun entelektüel, dil ve estetik dünyasını tanıyanlar açısından bir tespit niteliğindedir.
İçinden çıkan değerleri kıymetsiz metalar gibi öğüten ve evlatlarına zulmetmeyi adet haline getirmiş devletin onu ıskalaması beklenmezdi ve son dönemde yaşadıkları vefatı gibi hüznü zirveye taşıdı.Kayyım devralıncaya kadar Zaman Gazetesi yazarı olan Alkan, 15 Temmuz 2016 sonrasında sadece yazdıkları delil gösterilerek 27 Temmuz 2016’da gözaltına alındı, tutuklandı, Silivri Cezaevi’ne konuldu ve 500 gün kadar cezaevinde tutuldu. Hiçbir yazısında şiddeti veya hukuk dışılığı savunmayı ima dahi etmedi. Aleyhinde delil olarak gösterilen yazılardan birinde Çamlıca Camii’ni estetik nedenlerle eleştirmişti. Nasıl oluyorsa bu suçlamaları ironik bulmamış olacaklar ki savcı, yazdığı ve iktidarı eleştiren 15 köşe yazısını niyet okuması yaparak darbeye teşebbüs gibi bir suçla ilişkilendirmiş ve ağırlaştırılmış müebbet cezası ve ayrıca 15 yıl hapis istemiş ve nihayetinde İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılmasına karar vermişti. 22 aylık tutukluluk sürecinin ardından tahliye edildi.
Alkan’ın mahkeme savunması, onun entelektüel duruşunu özetleyen ve ifadelerinin gücünü gösteren en çarpıcı anlardan biri oldu. Mahkemede, bu kuklaları oynatan kuklacıya, yani yargı kisvesi altındaki Saray iradesine hitaben “Celladımın bıçağını yalamam” diyerek biat etmeyi reddetmenin adeta manifestosunu okudu. Yazdıklarından pişman olmadığını, fikirlerinden vazgeçmeyeceğini yüksek sesle dile getirerek bir mütefekkirin siyasi baskıya karşı ahlaki tavrını ortaya koydu.
Ahmet Turan Alkan dosyasının asıl ibretlik ve ironik tarafı, ilk derece mahkemesinin verdiği karar kadar, Yargıtay sürecinde yaşananlardır. Çünkü bu aşamada mesele artık yalnızca bir yazarın mahkûmiyeti değil, yüksek yargının neye göre karar verdiği sorusuna dönüşmüştür. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, ilk aşamada somut, maddi bir suç unsuru ortaya koymadan yazıların ‘örgütün amaçlarıyla örtüştüğü’ ve ‘meşrulaştırıcı nitelik taşıdığı’ gibi muğlak ifadeler kullanarak mahkûmiyet kararının onanması yönünde görüş bildirmişti. Bu, Alkan açısından cezanın kesinleşmesi ve yeniden cezaevine girmesi anlamına geliyordu. Tam bu noktada, Mümtaz’er Türköne’nin bir Youtube yayınında olayın şahidi olarak anlattığı üzere, sıra dışı bir kırılma yaşandı.
Türköne’nin anlattığına göre, Yargıtay süreci kritik bir eşiğe geldiğinde yeniden cezaevine dönmemesi için bir “jest” beklendiği, bunun da bir özür metniyle mümkün olabileceği Alkan’a söylendi. Alkan Türköne’ye konuyu açarak “Benden özür dilememi istiyorlar” dedi. Nihayetinde Alkan, kelimenin tam anlamıyla iki ceza arasında bırakıldı: Ya hapis ya da kaleminin izzetinden feragat. Bu baskı altında kaleme aldığı özür yazısı, onun iradesinin değil, yargı sopasının ürünüdür.
Aynı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kısa bir süre sonra bu kez önceki görüşünün tam aksine bozma yönünde mütalaa verdi. Yani savcılık makamı, aynı dosyada, dosyaya yeni bir delil girmeden, aynı delillerle (aynı gazete makaleleri) önce “onansın” dedi, ardından “bozulmalı” dedi. Bu tür bir zikzak, Yargıtay pratiğinde istisnaidir. Halbuki yazılar değişmemişti. Sanığın savunması da değişmemişti. Değişen tek şey, özür yazısından sonra Saray’dan gelen sinyaldi. Bozma gerekçesi olarak bu kez, yazıların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, örgütle “organik bağ” kurulamadığı, cezalandırmanın orantısız olduğu yönünde değerlendirmeler yapıldı.
Alkan dosyası, bu yönüyle Yargıtay’ın hukuki içtihat üretmekten çok, siyasal dengeyi gözettiğini, dahası hukukun, bir ilke olmaktan çıkıp, zamana ve talebe göre şekillenen bir ayar verme aracına dönüştüğünü, Yargının adalet terazisi değil, yedi-sekiz Hasan Paşa’nın sopası gibi kullanıldığını en açık şekilde gösteriyor.
Bu noktada, Rahip Brunson dosyasını hatırlamak gerekir. Brunson davasında da deliller aylarca “kuvvetli” sayılmış; fakat ABD Başkanı Trump’ın defalarca anlattığı gibi doğrudan baskısı ve bizzat Erdoğan’dan istemesi sonrasında bağımsız ve tarafsız olduğu her fırsatta iktidar elitleri tarafından ifade edilen yargı kararını tamamen değiştirmişti. Mahkeme aynı delilleri bu defa bir anda “yetersiz” bulmuş ve kendisini serbest bırakmıştı. Dahası yurtdışı yasağı da uygulanmamış adeta ABD’ye gönderilmişti. Çok kısa süre içinde ne hukuk ve ne de deliller değişmiş, değişen tek şey iktidarın yargıdan talebi olmuştu.
Alkan’ın yaşadıklarını bu bağlamda sadece bireysel bir mağduriyet değil, genel bir sistemik sorun olarak yorumlanmalıdır. Nitekim yeni Türkiye’de hukuki bir uyuşmazlığı/davası olan vatandaşlar avukatlardan hukuk sormak yerine, kime ulaşabileceklerini ve bunun bedelinin ne olduğunu sorar hale gelmişlerdir.
Türköne’ye göre Erdoğan ve Bahçeli’den özür dilemek zorunda kalması, Alkan’ın ruhunu o kadar yaraladı ki yazı yazmaktan vazgeçti, içine şekildi, taşıdığı bu ağır hüzün belki de kalbini öyle yordu ki yaşadığına pişman edilmiş bir aydın olarak hayata veda etti. Ahmet Turan Alkan’ın hikâyesi, tekil bir mağduriyet değil; yazıdan suç, eleştiriden delil, düşünceden tehdit üreten bir sistemin (yeni Türkiye’nin) aynası ve yargının çürümesinin belgesidir.













