Fethullah Gülen Hocaefendinin Avustralya’ya gelişinde ilk karşılayanlar arasında bulunan Hizmet Hareketi’nin ilklerinden Hulusi Subaşı:” Bir sohbetinde elini uzatarak, elekte nasıl ki iri tanelerin dışında tanelerin kalmadığı gibi, bir gün gelecek hizmette kalmak ve hizmet mensubu olmak o kadar zor olacak dedi. Ben ayretler içinde dinliyorum. Ya hizmetlerin en iyi bir dönem diyorum. Orta Asya’ya açılma Avustralya’da daha yeni bir şeyler yapılıyor. Hocaefendi neden bunu söyledi diye anlamamıştım. Ama bugün 15 Temmuz tiyatrosuyla gördüğümüzü hayretler içinde o günkü sohbetini müşahede ediyorum. Düşünsenize 34-35 yıl önce bize böyle diyor. Kaldı ki biz daha kaç kişiyiz ki? 1990’lı yıllarda buraya geldiğinde bunları anlattı.”
ENES CANSEVER-ADELAİDE
Seksenli ve doksanlı yıllar…
Ne Avustralya’da kurumsal bir yapı vardı ne de elde hazır imkânlar.
Ama niyet vardı, samimiyet vardı, bir de evlerin cami olduğu yıllar
Hizmet Hareketi’nin Avustralya’daki ilk tanıklarından ve öncülerinden Hulusi Subaşı, aradan geçen 35 yıllık serüvenini ve yaşadığı hatıraları anlattı. Küçük imkanlarla ilk olarak Sydney ve Melbourne’de temeli atılan mütevazi kurumların bugün ülkenin tüm eyaletlerinde geniş eğitim kampüslerine ve farklı mabetlere dönüştüğünü belirten Subaşı, Avustralya hizmetlerini şu cümleyle ifade ediyor; “ Hocaefendi’nin bir vaaz kasetiyle başlayan, bir evde filizlenen ve yıllar süren sessiz bir emeğin ürünü” Avustralya Hocaefendinin gelişiyle, ilk yurtdışı vaazı, ilk himmet, ilk defa bir yurt alında ve ilk harcını koymuş oldu.
Halen Adelaide’de yaşayan Şubaşı, Hizmet Harerektiyle tanışmasının bir kasetle başlayan yolculuğunun yaklaşık 45 yıldır sürdüğünü belirtti. Sözkonusu süreci, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Avustralya’ya il gelişi ve Havalanında ilk karşılamasının tanıklarından. Hulusi Subaşı’nın anlattıkları, Avustralya’daki İslami yapılanmanın resmî tarihlerden çok önce, çay bardakları, kaset sesleri, uzun yolculuklar ve omuz omuza saf tutulan salonlarda şekillendiğinin altını çiziyor.. Bu röportaj, sadece bir hatırat değil; aynı zamanda bir neslin inşa hikâyesi.
Hocaefendi’yi görmeden kasetlerini izleyerek, sevdiğini daha sonra 1992 yılında Melborune ve Sydney’i kapsayan ziyaretiyle birlikte yakından tanıyarak sevginini katladığını belirten Hulusi Subaşı, kasetlerle başlayan yolculuğun nasıl camiye, cemaat bilincine ve kalıcı yapılara dönüştüğünü ZAMAN Avustralya’ya anlattı. İşte Hulusi Subaşı’nın sorularımıza verdiği cevap.
– Önce sizi tanıyarak başlayalım.
1994’lerde yani 40 yaşındayken buraya geldim. Bizde önce 1984’li yıllarda buraya evlilik yoluyla buraya gelen Orhan Çiçek ve Ahmet Veli Hocalarımız hizmetin Avustralya’da başlatmasına neden oldular. Ben de 1990ların başında geldim. Orta yaşlarda, genç arkadaşlarla güzel bir çevre oluştu. O zamanlar ne tam genç ne de yaşlıydı, ikisinin arasında bir yerdeydik. O dönemlerin kendine has bir ruhu, bir samimiyeti vardı. Sonra yapılan sohbetlere bizi davet ettiler. Kahve, çay derken birbirimizi iyice sevdik. Çay sohbetleriyle başlayan bu muhabbet, elhamdülillah bugünlere kadar geldi. İyi ki başlamış.
-Hizmetle asıl temas nerede ve ne zaman oldu?
Aslında 1990’lı yılların başında diyebilirim. Rahmetli, cennet mekân Mehmet Ali Şengül Hocamızın buraya gelişiyle işler bambaşka bir boyut kazandı. Kendisi Avustralya’ya gelen ilk büyük abi ve hocalarımızdandı. Onun gelişi öncesinde yaklaşık bir–iki ay kadar bir hazırlık süreci yaşadık. Sohbetlerimiz devam ediyordu. O dönemler biliyorsunuz, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Orta Asya Cumhuriyetleri ve diğer ülkeler bağımsızlığını ilan etti. Hocaefendi’nin teşvikiyle hizmet mensupları yurtdışına açılmaya başladılar. Yeni kurumlar ve okullar açılmaya başladı. Oralara giden abilerin kasetleri buraya geliyordu; onları dinliyorduk. Yılların bıraktığı o hüzünlü ve sevindirici gelişmeleri izledikçe duygulanıyorduk. Bize ayrı ufuk açıyordu.Orada yaşananlar, ezilmiş Müslümanlar anlattıkları, bize tarif edilemez bir şevk ve ufuk açıyordu.
ŞENGÜL HOCAMIZLA EVLERDE HER AKŞAM SOHBET BAŞLADI:
– O dönemde sohbetler nasıl başladı?
Bu atmosferde Ahmet Veli Hocamız ve Orhan Çiçek gibi şahıslarla sohbetlerimiz vardı. Diğer taraftan kasetleri dinledikçe bu iş içimizde pekişti. Genelde sohbetlerimiz comnity centerlarda oluyordu. O sohbetlerin pekişmesi ve standart hale gelmesi Mehmet Ali Hocamızla gerçekleşti. Onun gelişiyle birlikte artık her akşam bir evde sistamatik şekilde sohbet başladı. Daha önce de evlere gidiliyordu ama çok sınırlıydı; onun gelişiyle evler gerçekten açıldı. Ağlayarak sohbet edişi bizi inanılmaz etkiliyordu.
– İlk ilk kalabalık sohbetin nerede yapıldığını hatırlıyor musunuz?
Evet. Hatta ikinci veya üçüncü sohbet biri bizim evimizde oldu. Bir anda yaklaşık 60 kişi eve girdi. Şin doğrusu evimiz de çok küçüktü bu kadar insanın nasıl sığdığını hala anlamış değilim.Evimiz tıklım tıklım doldu adeta taştı. Evin girişinde bile yer kalmamıştı.Mehmet Ali Hoca o kadar kalabalıkta konuştu ki, sıcaktan ceketinin altındaki atletini değiştirmek zorunda kaldı.Mutfak dolu, girişte adım atacak yer yoktu. Camide omuz omuza saf tutar gibi bir hâl ve ortam vardı.Bu kalabalığı bugün hacda yaşanan o tatlı izdihama benzetiyorum; secde edecek yer ararsın ama kalbin huzurla doludur. İşte öyle bir ortam.Onun için hep “Hey gidi günler” diyorum. Güzel günlerdi.Ayrı bir samimiyet ve sıcak atmosfer vardı. O güzellikler ayrı bir sinerji katıyordu.
– O ilk sohbet sizde nasıl bir iz bıraktı?
Mehmet Ali Hocamız bizi çok ihya etti. O dönem hizmete yeni adım atan bizler için bambaşka bir dünyaydı.
“Ben bugüne kadar ne yaşamışım, neyi kaçırmışım” dedirten güzelliklerdi bunlar.
– Sohbetin konusu aklınızda mı kaldı?
Konudan ziyade anlatış tarzı hâlâ kalbimdedir. Konuyu tam hatırlamıyorum. Çünkü aradan neredeyse 34-35 yıl geçmiş.
O güne kadar camilerde dinlediğimiz vaazlardan çok farklıydı. İnsan olarak nasıl yaşamamız gerektiğini, birbirimizi nasıl seveceğimizi, gençlerimizi nasıl kucaklayacağımızı anlattı. Mesela şu cümlesi hala kulaklarımda çınlıyor: “Birbirimizi seversek, hem bu ülkede hem de dünyada kaybolmayız.” Bu cümleler ve vurgular adeta kalbimize işliyordu.
– Sonrasında süreç nasıl ilerledi?
Biz teyp kasetleriyle vaazlarını dinliyorduk. Daha sonra video kasetleri gelmeye başladı. FKM’deki sohbetleri, Şadırvan-1-2,İzmir ve İstanbul sohbetlerini dinliyoruz. Hocaefendi’nin İzmir’den ve başka şehirlerde yapılan vaazlar ve gelen sohbet kayıtlarını dinliyorduk. Ama Hocaefendinin simasını bilmiyorduk. Çünkü görmemiştik. Hocamızı o videolarda izledikçe, onu dinleyenlerin ağlayışlarını ve sevgisini gördükçe hayranlığımız devam ediyordu. Etrafındaki muhabbeti ve bağlılığı gördükçe hayrete düşüyorduk adeta.“Biz hoca gördük ama bu bambaşka bir şey” diyorduk hepimiz. Anlatımı hem faydalıydı hem insanı kendine getiriyordu.
– Şengül hocadan başka kimler geldi o yıllarda?
Hocaefendi buraya gelmeden önce Mehmet Ali Hocamız’dan başka, İsmail Büyükçelebi Ağabayey, Abdullah Aymaz Hocamız, gibi şahıslar geldiler. Daha sonra birçok büyüğümüz belirli aralıklarla Avustralya’ya gelmeye başladılar. Onların teşvikiyle Melbourne’den Sydney ziyaretleri başladı. O zaman Sydney’de neredeyse hiçbir faaliyet yoktu. Ayda bir, bazen iki haftada bir arabayla Sydney’e gidiyorduk. Hizmet Melbourne mayası atıldı. Ama Cuma akşamı Sydney’e doğru çıkıyor, cumartesi sohbet yapıyor, pazar günü dönüyorduk. Hem çalışıyor hem de bu hizmeti yürütüyorduk. Bir ir iki araçla…Bizi aydınlatan da buydu zaten. Hem hafta sonu sohbet için Sydney’e gidiyor, pazartesi de Melbourne de kendi işimize yetişyorduk.Ahmet veli Hocamız ve diğerleriyle. Sydney’de olan abilerimizle yavaş yavaş tanışmaya başladık.
– Hocaefendi’nin gelişi nasıl oldu, kim o müjdeyi size verdi?
Hocaefendi’nin geleceği müjdesi abilerden geldi.
“Gelecek mi, gerçekten gelir mi?” diye içimizde bir tereddüt vardı aslında. İnanılacak şey değildi. Hocaefendi dünyanın dibinde olan Avustralya’ya nasıl gelecek diye tereddüt ediyorduk. Çünkü burası o zamanlar kimsenin kolay kolay gelmediği bir yerdi. Ama biz bir taraftan önce teyp kasetleri sonra da video kasetlerini dinleyerek, ona olan sevgimiz adeta katlanmıştı. Şimdi bu gelişle onu bizatihi göreceğiz. Bu bize ayrı bir duygu yaşatıyordu. Ve nihayetinde Rabbim lütfetti. Hocaefendi yola çıktı ve havaalanına geldi. Cevdet Türkyolu bey ile ikisi. Birkaç kişiyle Melborune Havalimanında karşıladık onu.O anki duygular inanılmazdı…
-Nasıl duygulardı o karşılama?
Anlatılması mümkün değil. Sanki rüyadan uyanmış gibiydik. Elmizde kamera vardı bir taraftan onu çekiyor diğer taraftan karşılyorduk. Bizler için bir bayram havası vardı.
-Kaç kişiydi karşılayanlar ve ilk görüşünüz nasıl oldu?
Bizim o tarihlerde dediğim gibi sohbetimize gelenlerin sayısı takriben 60 kişiydi. Ama havaalanına herkes gelmemişti. Sanırım 15-20 kişi civarındaydı. Elini öptürmedi. Zaten bir de uzun bir seyahat olduğu için çok yorgundu.O ziyaretten aklıma kalan önelmi ayrıntılardan biri de şuydu: Hocaefendi o zamana kadar hayatında kaçırdığı tek vakit namazıydı. Ve çok üzülmüştü. Çünkü Amerika üzerinden geldiğinden Avustralya ile olan zaman farktan kaynaklanmıştı. Karşıladıktan sonra istirahate çekildi. O zaman bize ait müesseseler olmadığından dolayı bir arkadaşımızın evinde misafir olarak kaldı. Sonra sabah namazına onun yanına gittim. İlk sabah namazını beraber kıldık. Hocaefendi geldiğinde bayağı rahatsızdı. Dilince yaralar çıkmıştı. Tabi biz onun geleceğini duyurduğumuz için herkes onun sohbetini dinlemek ve görmek istiyor. Ama rahatsız olduğu için Melbourne’deki camide vaaz vermeye sıcak bakmıyor.
Vaazı nerede verdi?
Önce Melborune’de sonra Sydney’de vaaz verdi.
Yanındaki abi (Süreçten dolayı ismini veremiyorum) birkaç sonraki sabah namazında Hocaefendi’nin ikna edildiğini söyledi. Daha sonra öğrenidğimize göre rüyasında bazı şeyler görmüş ona göre hasta haliyle Broadmeadows Camiinde ilk vaazını verdi. O zaman camiler ancak bayram gününde dolabiliyordu. Ama o gün tıklım tıklım doldu cami. Melborune’den sonra Sydney’de şuandaki Gelibolu camiinde vaaz verdi hocaefendi. Orası da tıklım tıklım dolmuştu.
O gün verdiği vaazdan aklınızda kalan bir konuşması var mı?
Şu cümlesini hiç unutamıyorum. “Sizler Türkiye toplumu olarak, buraya rızkınız için geldiniz.Rızık kazanmaya geldiniz. Siyer kitaplarında sahabi efendilerimizin dünyanın dört bir yanına yayıldığını biliyoruz.Sahabi efendimizin tek ulaşamadığı ülke Avustralya’dır. Gelin sizlerle bir anlaşma yapalım.Buraya rızkınız için geldiniz, burada niyetlerinizi yenileyin, buradaki yaşamınıza yeni bir yön kazandırarak, İslamiyet’i yaşayarak, sahabelerin yolaçağıktı gibi niyetinizi yenileyebilirsiniz.”dedi. Bu sözünü hiç unutamıyorum.
Kaldığı evdeki özel sohbetlerinde aklınızda kalan bir şey var mı?
Mesela bir sohbetinde elini uzatarak, elekte nasıl ki iri tanelerin dışında tanelerin kalmadığı gibi, bir gün gelecek hizmette kalmak ve hizmet mensubu olmak o kadar zor olacak dedi. Ben ayretler içinde dinliyorum. Ya hizmetlerin en iyi bir dönem diyorum. Orta Asya’ya açılma Avustralya’da daha yeni bir şeyler yapılıyor. Hocaefendi neden bunu söyledi diye anlamamıştım. Ama bugün 15 Temmuz tiyatrosuyla gördüğümüzü hayretler içinde o günkü sohbetini müşahede ediyorum. Düşünsenize 34-35 yıl önce bize böyle diyor. Kaldı ki biz daha kaç kişiyiz ki? 1990’lı yıllarda buraya geldiğinde bunları anlattı. Yine diğer bir sohbetinde, beni etkileyen bir başka nokta şuydu:Camilere giden insanlarla vaktinizi heba etmeyin, O zaman yolunu bulmuş ve ibadetini yapıyor.Onların gitti camii veya cemaate gitsinler. Bütün cemaatler ve mensupları bizim kardeşimizdir.Bize yolunu şaşırmış, meyhaneye gitmiş ve Allah yolundan sapmış kişilere ulaşmamız lazım. Onları kazanmaya çalışmamız lazım. Onlara bir itfayeci gibi yardımcı olmamız lazım.” Bunları hiç unutamıyorum. Bunları dinledikçe, kendi kendime aradığım insan ve yol bu.
Sonra bilmediğiniz birgelenek olan ‘Himmet için bir araya’ geliyorsunuz.
Evet ben cemiyetlerde de görev yapmıştım. Himmet ilk defa Hocaefendi nin de katılımıyla gerçekleşti. Melbourne’de hala bulunan ve ayrı bir manevi değeri olan yurdu satın almak üzere himmet için biraraya geldik. Sanırım yurtdışında ilk yapılan himmetle bize ait olan bugünkü vakfın yeri iki parseldi bir parselini alabildik diğerini daha sonra aldık. Topladığımız himmet miktarı olan 120 bin Avustralya dolarıyla satın aldık. Paramız yetmedi.Böylece Hocaefendi kendi eliyle harcını koydu. Daha sonra diğer parçasını satı aldık. Hocaefendiyle Avustralya Hizmet’i bir çok ilklerini yaşadı.
Paranız yetmemişti, peki inşaat nasıl tamamladınız?
Ben dahil gönüllü olarak inşaatta çalışarak yurdu tamamlamış olduk.Benim mesleğim nedeniyle inşaatın havalı kompürüsörle boyasını yapmıştım yurdun. Ve Allahın yardımıyla üç ay gibi bir sürede yurdun inşaatını tamamladık. Tabi yurt küçük bir binaydı. Paramız oncak ona yetmişti. Daha sonra arka taraftaki arsasını alarak büyütmüştük.O kadar aşkla çalışıyorduk ki inşaata anlamam.
Sanırım bir de kamp yaptınız Hocaefendiyle?
Evet evet bir başka ilk de Hocaefendi ile yurtdışında yine sanırım kamp yapma burada gerçekleşti. Eğer başka bir ülkede olmuşsa da ben bilmiyorum.Kampta da bize namaz kıldıryordu, ders yapıyordu. Ordaki sohbetler de gerçekten birer sohbeti canandı. Makamı ve mekanı firdevs olsun.


















