Yaşadığımız dünyada sebep-sonuç ilişkileri bellidir. Bazı sonuçları elde edebilmek için, ilgili sebeplere başvurulur. Sebepler her yönüyle yerine getirildiğinde, genellikle beklenen netice de elde edilir.
Her konuda istisnalar olduğu gibi bu konuda da sebepler açısından istisnalar hep olagelmiştir, bundan sonra da olacaktır. Aslolan ve Allah’ın yarattığı nizama göre işleyen sistem, belli sebeplerin belli neticeleri oluşturacağı şeklindedir. Buradaki ayrı ve özel bir konu, bazı durumlarda, Allah’ın iradesinin farklı cereyan ettiği, edebildiğidir.
İlk insan olan Hz.Adem Aleyhisselam, anasız babasız olarak Allah tarafından topraktan yaratılmıştır. Bundan sonra da insanlar hep bir anne ve babadan dünyaya gelmiştir.
Hz. Zekeriya Aleyhisselam bir peygamberdir. Çocuğu olmamıştır. Eşi de kısırdır. İleri yaşlarda, iyice ihtiyarladığında Allah’a bir çocuğu olması için dua eder. Bu duasını, nezaketle ve ısrarla devam ettirir. Hz. Zekeriya Aleyhisselam, bu duasında çok samimidir ve eğer bir evladı olacak olursa onu da Allah rızası için çalışması yönüyle adamayı taahhüt eder.
“Kemiklerim zayıfladı, başım ağardı…” diyerek başlar Allah’a niyaz etmeye. Bu bir şikâyet değildir; bir hakikatin itirafıdır. Kul, Rabbine giderken önce kendi aczini ortaya koyar. Çünkü dua, insanın kudretini değil, ihtiyacını anlatma makamıdır.
Bugünün insanı ise çoğu zaman güçlü görünmeye çalışır. Yaşlanmayı gizler, zayıflığını saklar, eksikliğini kabul etmekten çekinir. Oysa ilâhî kapı, güçlülerin değil; ihtiyacını bilenlerin kapısıdır. Hz. Zekeriya (a.s.)’ın duasında bize öğretilen ilk ders budur: Acziyet, rahmetin anahtarıdır.
Daha dikkat çekici olan ise şudur: Hz.Zekeriya (a.s.) sadece bir çocuk istemez. “Katından bir velî bağışla” der. Yani bir dava taşıyıcısı, bir hakikat mirasçısı… Onun talebi şahsî değil; emanete dairdir. Ömrün sonuna yaklaşırken bile derdi kendisi değil, yarındır.
Günümüzde insanın en büyük yorgunluğu belki de budur: ‘’Yarına dair sorumluluğu unutmak.’’ Oysa hakikat yolunda asıl mesele, arkamızda bırakacağımız izdir. Maddî miras değil; manevi devamlılıktır. Zekeriya (a.s.)’ın duası bize şunu fısıldar: “Hayat, sadece yaşamak değil; bir değer bırakmaktır.”
Ve Rabbimiz bu samimi duayı karşılıksız bırakmaz. İmkânsız gibi görünen şartlar içinde, ona Yahya (a.s.)’yı lütfeder. Bu, ilâhî bir mesajdır: Şartlar değil, samimiyet belirleyicidir.
Bugün yaşlılık korkusu, yalnızlık endişesi, gelecek kaygısı içinde olan herkes için bu dua bir umut kandilidir. Saç ağarmış olabilir; imkânlar daralmış olabilir; yollar tükenmiş görünebilir. Fakat dua kapısı kapanmaz.
Belki de en büyük çaba, umudunu kaybetmemektir.
Bütün peygamberlerin yaşamları, yaptıkları, tavsiye ettikleri, özelde kendi çağlarındaki insanlar içindir. Ama genel anlamda, kıyamet kopuncaya kadar bütün insanlar için de onlar birer kılavuzdur ve kılavuz kalmaya devam edeceklerdir.
İnsan ömrü, başta bir koşu gibidir; ‘’ortada bir mücadele; sonda ise bir muhasebe’’. Gençlikte insan dünyayı değiştireceğini sanır; orta yaşta dünyanın onu değiştirdiğini fark eder; yaşlılıkta ise asıl meselenin dünyayı değil, kalbi inşa etmek olduğunu anlar.
Hz.Zekeriya (a.s), şahsî bir mutluluk istemez. O, “Katından bir veli bağışla” der. Bir evlat talebi gibi görünen bu dua, aslında bir misyon talebidir. Bir bayrağın yere düşmemesi için edilen yakarıştır.
Modern insan yaşlanmaktan korkuyor. Aynalara küs, zamana kırgın, değişime dirençli… Oysa peygamberî bakış, yaşlılığı bir kayıp değil; bir kemal vakti olarak görür. Zekeriya (a.s.)’ın duası bize şunu öğretir: ‘’Ömrün sonu, umudun sonu değildir’’.
Geçmişte kabul edilmiş duaların hatırası, geleceğe dair güvenin temelidir. İnsan hayatına dönüp baktığında, fark ettiği küçük büyük ilâhî lütufları hatırlarsa, duası derinleşir. “Şikâyet azalır; şükür artar’’. Ve nihayet, ilâhî cevap gelir ve Allah ona bir evlat lütfeder; Yahya (a.s.).
Bu sadece bir evlat müjdesi değildir; imkânsız görünen şartların aşılabileceğinin ilânıdır. Yaşlı bir baba, kısır bir anne… Fakat kudreti sonsuz bir Rab.
Bugün bizler için bu kıssanın mesajı açıktır: Umut, yaşa bağlı değildir. Dua, şartlara bağlı değildir. Hakikat, bir neslin omuzlarında kalmaz; samimiyetle istenirse Allah onu devam ettirir.
Belki de her insan, hayatının bir döneminde Zekeriya (a.s.)’ın duasını kendi diliyle tekrar eder. Kimi ilim adına, kimi hizmet adına, kimi evlatları için, kimi değerleri için…
Asıl mesele şudur: Arkamızda ne bırakıyoruz? Mal mı, makam mı, yoksa bir ruh, bir ahlâk, bir istikamet mi?
Yaşlılığın duası bize şunu fısıldar: Hayat, tüketmek için değil; manevi bir miras bırakmak için verilmiştir.
Ve en güzel emanet, dua ile yoğrulmuş bir yarındır.
Hz. Eyüp Aleyhisselam, ağır bir hastalığa yakalanır. Bu durumundan dolayı hiçbir zaman şikayet etmez ve Allah’a; “Rabbim! Bana gerçekten sıkıntı dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” diyerek yalvarır. O güne göre, o günkü şartlarda belki de tedavisi yönüyle bu işi bilenlerin yapacağı başka bir şey kalmadığı için, Eyüp Aleyhisselam, içten Allah’a bu şekilde yakarmıştır, dua etmiştir. Sonra da Allah onun dualarını kabul ederek hastalıklarına şifa vermiş, o da peygamberlik görevine, yani insanları uyarmaya, Allah’ın yoluna davet etmeye devam etmiştir.
Hz. Yunus Aleyhisselam, gecenin karanlığında denizin ortasında, içinde bulunduğu gemiden denize atılır ve büyük bir balık onu yutar. Bu kadar zor şartlar altında o sızlanma ve şikayet etme yerine, gece, balık ve diğer şartların hepsi, emrinde olan Allah’a; “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben nefsine zulmedenlerden oldum.” şeklinde yalvarır ve balık onu sahile bırakır. Sonra da yine Hz.Yunus Aleyhisselam da Allah’ın kendisine vermiş olduğu elçilik görevini, yani insanları Allah’ın kulları oldukları için onu tanımaları ve onun buyurduklarını yerine getirmeleri yönündeki anlatma görevini kaldığı yerden devam ettirir.
Müslümanlar, bir savaşta esir düşerler ve düşmanlar onları etrafı çitlerle çevrili açık bir alana koyarlar. Bir ara düşman komutan, esirleri kontrol etmek için çitin yanında yapılmış gözetleme kulesine çıkar. Esirler, sırasıyla bir musluğun yanına gelip orada ellerini, yüzlerini, ayaklarını yıkarlar. Sonra da yine sırayla gelip kapı kolunu tutup aşağı indirirler, kapı kilitli olduğu için açılmaz. Düşman komutan, buna bir anlam veremez, spor dese spor değil, ibadet dese ibadet değil. Yanındaki yardımcısına; “Sen git onlara sor gel, bunlar bu şekilde ne yapıyorlar?“ diye emir verir. Yardımcısı, esirlerden birisini tel örgünün yanına çağırır ve bu el, ayak, yüz yıkama, sonra kapıya gelip kapı koluna dokunma ne anlama geliyor diye sorar.
Onlar da; “Biz Müslümanız, bugün günlerden cuma. Cuma namazına gitmemiz lazım. Namaza gitmeden önce musluktan su alarak abdest dediğimiz hazırlığımızı yapıyoruz. Sonra da kapıya gelip kapının kolunu indiriyoruz, kapı açılmıyor ve bizi yaratan Rabbimize şöyle yakarıyoruz; “Ya Rabbi eğer bu kapı açık olsaydı, biz senin emrine uyarak bu namaza gidecektik” derler.
Komutan yardımcısı bu cevabı alınca, kuleye doğru giderken şöyle bir değerlendirme yapılır; “Düşman komutan da olsa, herkesin kalbini idare eden Allah’tır. Siz gerçekten bütün kurallara riayet ederek Allah’ın dediklerini yerine getirirseniz, Allah isterse, düşman komutanın kalbini de yumuşatır.” Yardımcı, gelip komutana bu durumu anlatınca, o da; “Madem ibadet edecekler, açın kapıyı ibadetlerini yapıp gelsinler” der.
Böyle bir hadise olmuş mudur, olmamış mıdır bilinmez. Bu gibi durumlar anlatılırken, “Hadiselerin aslına değil, faslına bakılır’’ denilir. Buradaki fasıl da, insanların her yönüyle kendilerine düşen sebepleri tam bir şekilde yerine getirmeleri, daha sonra da neticeyi Allah’tan beklemeleri esasına dayandırılır.
Bu kaide aslında, her zaman, her yerde, her konu için geçerli bir yaklaşımdır. Yani sebepleri yerine getirme, Allah’a dua etme. Bu durum aynı zamanda fiili ve kavli dua şeklinde de değerlendirilir. Yapılması gerekenleri yapma fiili duadır, sonra esas neticeyi Allah’tan beklemek için dua etmek de kavli yani sözlü duadır.
Benzeri bir durum, meşhur komutan Celalettin Harzemşah (1199-1231)için de söz konusudur. Moğollara karşı çok ciddi zaferler kazanmış olan bu komutan, bir seferinde yine savaşa giderken, yanındakiler “Sen muzaffer olacaksın’’ derler. Bediüzzaman’ın enfes değerlendirmeleri ışığında, o da bu insanlara; “Ben bana düşeni yapılması gerektiği gibi yapmaya çalışırım. Sonra da neticeyi esas belirleyecek olan Allah’ın takdirine boyun eğerim, zafer de Allah’tandır, mağlubiyet de” der.
Aslında bu anlatılan konular ve benzerleri, herkesin başından bir şekilde geçmiştir, geçiyor, bundan sonra da geçecek. İnsan olarak sebepleri yerine getirme, ondan sonra da esas neticeyi halk edecek olan Rabbe yönelme, her zaman kulun yapması gereken bir fiildir. Bu esasları ve gerçekleri de asla göz ardı etmemek, ihmal etmemek insan olmanın bir gereğidir. Allah’ın Peygamberleri bunları yaşadıysa -ki yaşadılar- bizim de benzerlerini yaşamaya hazırlıklı olmamız gerekiyor. Bütün bunlardan dolayı her konuda, her zaman “Kazanma kuşağında kaybetmemek’’ aklı başında herkesin hedefi olmalıdır.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Tarihi tekerrürler devri daiminde, hadiseler birbirinin aynı ile değil misliyle cereyan eder” dediği gibi, yukarıdaki hadiseler, olmuş da bitmiş gibi ele alınmamalıdır. Bunların benzerleri halen de, bundan sonra da olmaya devam edecektir. İnsan olarak bize düşen, onlardan ders çıkarmak ve kendimize de ona göre çekidüzen vererek bu geçici alemden asıl kalıcı âleme giderken, verilemeyecek bir hesap içinde gitmemeye çalışmaktır.
Bu bir oyun değildir. Allah’ın bir takdiridir. Bize düşen de, Allah’ın yine bize verdiği akılla, fikirle, tecrübelerle onun rızasını kazanmak gayeli, Kur’an makuliyeti içinde hareket ederek, istişareyle bu gerçekleri zamanın ve mekanın dilini de kullanarak herkesle paylaşma gayreti içinde olmaktır.
Allah bizi kendi rızası istikametinde kazanma kuşağında kazananlardan eylesin ve biz de iman, ümit, azim, kararlılık ve aktif sabırla yolumuza devam edebilelim.













