Beyaz Zambaklar Ülkesi’nin dondurucu soğuğunda, mülteci kampının en kuytu, en rüzgâr alan köşesindeki küçücük bir odada Derya Hanım sevimli oğlu Kaan’la yaşıyordu.
Dışarıda tipi uğulduyor, kampın paslı demir kapıları sert rüzgârın kırbacıyla inliyordu.
Derya Hanım’ın bakışlarında yılların yorgunluğu, sesinde ise dipsiz bir kuyu vardı:
“Bu süreçte çok şeyler yaşadım ama defalarca ‘Ölüm daha güzeldi.’ dediğim o iki geceyi hiç unutamıyorum.” dedi. “Nezarethanede yedi kadındık. Bir gece beni diğer kadınların arasından aldılar. Kapalı bir araca bindirip sabaha kadar bilmediğim tanımadığım bir yerlerde gezdirdiler. Sabah olunca nezarethaneye geri getirdiler. O gece çok korktum. Gecenin en karanlığından daha karanlık insanların arasında defalarca, ‘Ölüm daha güzel.’ dedim.
Uyumadığım için çok kötüydüm. Ağır bir migren atağı geçiriyordum.
İkinci gece beni yine aldılar.
Bu defa ıssız bir yere götürdüler. Neresi olduğunu bilmiyordum. Galiba dağ başı gibi bir yerdi. Zaten gözlerimi açacak durumda değildim.
Uzaklarda bir yerlerde kurtlar uluyordu. Hava çok soğuktu. Korkudan tir tir titriyordum. Karanlık suratlı insanların arasında yapayalnızdım. Karanlıklar, vahşi dağlar gibi dalga dalga üstüme geliyordu. Her bir nesne pusu kurmuş bir düşman gibi bakıyordu bana.
Vahşi suratlı insanlar başını göklere uzatarak uluyan kurtlardan daha vahşiydi.
Gece soğuktu.
Ayaz amansızca ve hoyratça koşturuyor, geceye ağıt yakıyordu.
Gecenin bütün zulmü üzerime çökmüştü.
İnsan gönül rahatlığı ile ölümü ister mi? O anda ben istedim. ‘Allah’ım ne olur, benim canımı al! Bu vahşi insanlar bana dokunamasınlar.’ dedim.
Bu insanlar Anadolu ağacının neresinde saklanmışlardı? Nasıl türemişlerdi? Masum bir kadını dağa kaldırmak hangi kitapta yazıyordu? ‘Bacımın başörtüsü benim namusumdur.’ diyen adam sarayından bütün bu olup bitenleri iştahla seyrediyordu.
Aşağılarda bir köyün ölgün ışıkları görünüyordu.
Korkunç bir baş ağrım tuttu. Yarı baygın bir haldeydim ama olanların fakındaydım. Sesleri duyuyordum.
‘Başkanım ne yapalım?’
‘Tutun orada biraz daha.’
Yine sabah ezanları okunmaya başladı.
Beni alıp yine karakola getirdiler. Tek başıma bir nezarethaneye koydular.
Nezarette duvarlara tutuna tutuna yürüyordum.
İki günden beri uykusuzdum. Tahta kanepeye yığıldım kaldım. Ağrılarım dayanılacak gibi değildi.
Çok geçmeden nezarethanenin kapısı açıldı.
‘Haydi, gidiyoruz!’ dediler.
Kan kusuyordum. Panik atak çok ağır geçiyordu.
Bir kadın polis ‘Elimizde kalacak. Doktora götürelim.’ dedi.
‘Bırakın, gebersin köpek!’ dedi amir.
Konuşulanları hayal meyal duyuyordum.
Gözüm kapalıydı.
‘Ama ben anneyim. Benim çocuğum var.’ diyecektim. Bunlardan merhamet dilenmek Allah’a karşı saygısızlık olur diye vazgeçtim.
O an düşündüm ki ölüm daha güzeldi.”
Derya Hanım sustu.
Kelimeler boğazına düğümlenmiş, deryalar kadar derin ve sessiz bir keder kaplamıştı yüzünü. Tek bir söz bile etmedi, edemedi… Sadece yanaklarından süzülen iki damla yaş, o karanlık günlerin bugüne sarkan sessiz şahitleri gibi aşağıya doğru aktı.
O odada zaman durdu. Ben, onun gözlerindeki o dipsiz kuyuya bakarken içimdeki o eski sızının yeniden uyandığını hissettim. Aslında ben bu feryada, bu sessizce dökülen yaşlara hiç yabancı değildim.
Bu süreçte o kadar çok insandan duymuştum ki bu sözü…
Ama ben bugün daha gerilere gideceğim.
1970’lerin o puslu günlerine.
Uşak İmam Hatip Okulu’nda okuduğum yıllarda, adımlarım beni sık sık Saadet Kitabevi’ne sürüklerdi. Zira o yıllarda kendi medeniyetimize, kendi köklerimize ait kitapları bulabileceğim yegâne sığınaktı orası.
Yine bir gün uğradığımda, yeni çıkmış bir kitabın kapağına mıhlandı gözlerim:
“Ölüm Daha Güzeldi”
Bir âlimin, bir bilgenin kaleminden dökülen bu üç kelime, sadece bir kitap başlığı değil; bir insanın, bir neslin ya da bir inancın maruz kaldığı ağır imtihanların, sürgünlerin ve kırgınlıkların en çarpıcı özetiydi.
Kitabın yazarı, son devrin büyük Hadis ve Fıkıh âlimi Sahih-i Müslim’in tercüme ve şerhini yapan Ahmet Davutoğlu Hoca’ydı. Büyük bir âlime, ömrünü ilme ve hakikate adamış bir kalbe, “Ölüm daha güzeldi.” sözünü söyleten neydi? Neler yaşamıştı bu fani dünyada?
Üstad Bediüzzaman’a, “Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” dedirten o muazzam ağırlık neyin nesiydi? Büyük insanların çilesi de mi hep karlar gibi büyük, dağlar gibi azametli oluyordu?
Osmanlı’nın tarih sahnesinden bir çınar gibi devrilerek çekildiği o hüzünlü günlerde Ahmet Davutoğlu Hoca, Bulgar zindanlarında kalmış, insanlığın utanç vesikası olan ağır işkenceler görmüştü. Kendi kitabında, kalemi titreten, insanın tüylerini ürperten o işkence sahnelerinden birini şöyle anlatıyordu:
“Kollarımı o kalın sicimle arkama kat kat bağladılar. Başıma da bir maske geçirdiler. Maskenin hava alıp vermeye yarayan bir hortumu vardı. Dünyayı iki yuvarlak gözlükten görmeye ve hortumdan gelen hoş bir havayı teneffüs etmeye başladım. Tam bu sırada birden kafama ateş düşmüş gibi bir hal oldu. Bir teğmen elektrik cereyanını salmıştı. Kafamın mor alevler içinde cayır cayır yanmakta olduğunu hissediyordum. Sadece kafam değil, bütün vücudum yanıyordu. Dişlerim birbirine çarptıkça feryad ü figanım ayyuka çıkıyordu. İnsafsız kefere, zerre kadar vicdan azabı duymadan beni diri diri yakıyordu…”
Zaman değişiyor fakat mazlumun kaderi değişmiyordu. Ahmet Davutoğlu’nun Balkanlar’da yaktığı bu dilsiz çığlık, 1980’li yıllara gelindiğinde bu defa bir başka ustanın, yazar Mehmed Niyazi Özdemir’in kalemiyle Kafkaslar’dan yükselecekti. Kitabın adı yine aynıydı…
“Ölüm Daha Güzeldi.”
Yazar, Sovyet baskısı ve kızıl dipçikler altındaki Azerbaycan Türklerinin yaşadığı o tarifsiz acıları, sürgünleri ve insanlık dramını, bağrı yanık bir ailenin hikâyesi üzerinden anlatıyordu.
“Azerbaycan’ın bereketli, yeşil topraklarında yaşayan Mihmandarlı ailesi, huzurlu, bereketli ve itibarlı bir hayat sürmekteydi. Ancak Sovyet rejiminin insanların üzerine çöken o kapkara gölgesi ve giderek sertleşen baskıları, yalnızca insanların mallarını değil; kimliklerini, kadim inançlarını ve insanlık haysiyetlerini de hedef almaya başlamıştı. Bir ihbar, kıskanç bir komşunun fısıltısı veya bir memurun keyfî kararı, bir yuvanın ocağını söndürmeye yetmekteydi.
İnsanlar geceleri kapılarının çalınmasından, postalların sesinden titrer olmuştu.
Bir sabah uyanıyorlar, yan komşularının ocaklarının söndüğünü, evlerinin bomboş kaldığını görüyorlardı. Kimileri sabaha karşı kurşuna diziliyor, kimileri Sibirya’nın dondurucu çalışma kamplarına, ölüme gönderiliyordu.
Zeynep Ana ise tüm bu kıyametin ortasında, bir kaya gibi ayakta kalmaya çalışıyordu. Bir anne olarak en büyük korkusu kendi ölümü değil, çocuklarının bu zalim dünyada sahipsiz kalmasıydı. Bu yüzden, kalbi bin yerinden kanasa da yaşamak zorundaydı.
Mihmandarlı ailesi özgürce nefes alabilmek, çocuklarının alın secdesini görebilmek adına, hayallerini süsleyen Türkiye’ye kaçmaya karar verdi.
Ancak bu kaçış planı da sınırda büyük bir facia ile sonuçlandı. Tahir’in annesi ve aile fertleri gözlerinin önünde katledildi. Kılıç darbeleri ve kurşunların hedefi olan aile paramparça olurken, Tahir sağ olarak ele geçirildi. Ağır sorgulardan sonra Sibirya’daki ölüm kamplarına gönderildi.”
O gün Tahir’in dudaklarından dökülen sözler usta yazarın kitabına isim olmuştu;
“Ölüm Daha Güzeldi.”
Azerbaycanlı Tahir’in ve Bulgaristanlı büyük alim Ahmet Davutoğlu’nun yıllar önce bıraktığı bu dilsiz çığlık, o sonsuz karların ortasındaki mülteci kampında, Beyaz Zambaklar Ülkesi’nin soğuk duvarlarında, Derya Hanım’ın küçücük konteyner odasında yankılanmaya devam ediyordu.
Sadece Derya Hanım’ın yüreğinden kopan bir fırtına değildi bu.
Öyle insanlar biliyorum ki, yıllardır dört duvar arasında yaşıyorlar.
Acılar, ağrılar içinde kıvranıyorlar.
Güneşi demir parmaklıkların ardından seyrediyorlar.
Bayram sabahlarını çocuklarından uzakta karşılıyorlar.
Kimi evladının ilk adımlarını göremiyor. Kimi de kendisine verilen birkaç metrekarelik hücrede, takvim yapraklarının sessizce düşüşünü seyrederek ömrünü tüketiyor. Anne babalarının cenazesine katılamıyor, kabirlerine bir avuç toprak atamıyor.
Dışarıda kalan eşler, anneler ve çocuklar da görünmeyen bir mahkûmiyet yaşıyorlar.
Kapılar yüzlerine kapanıyor.
Dost bildikleri insanlar yollarını değiştiriyor.
Asırlar değişiyor, çağlar değişiyor, zalimler ve coğrafyalar değişiyor ama bazı sözler tarihin alnında kapkara bir yazı gibi, hiç silinmeden öylece duruyor.
Kardeşin kardeşe sırtını döndüğü, sığınılan kapıların buz tuttuğu her yerde, ruhunu dünyaya teslim etmeyenlerin o ortak, kadim ve dilsiz çığlığı yükseliyor;
Ölüm daha güzeldi!













