Yakın tarihimiz aynı zamanda darbeler resmi geçididir. 12 Eylül 1980 dahil her 10 yılda bir postal sesiyle uyandık. Değişen dünya ile birlikte darbeler de evrim geçirdi ve demir yumruğa kamuflaj giydirildi: 1993 adı konulmamış darbe, 28 Şubat postmodern müdahale, 27 Nisan e-muhtıra gibi.
15 Temmuz’un klasik darbeye dönüş olduğunu öne sürenler varsa da eski günleri bilenleri ikna etmek mümkün olmadı. 12 Eylül’ü yaşamış herhangi bir sivile darbe planlatsanız yapmayacağı hatalarla bir gece yaşadı ülke. “Savuşturuldu çok şükür!” diye derin bir nefes alanlar çok geçmeden yanıldığını anladı; zira önceki darbelerde ne olduysa birebir aynı yaşanıyor.
Anayasanın uygulanmadığı, anayasal düzenin fiilen devre dışı kaldığı, kuvvetler ayırımının ortadan kalkıp, bütün yetkilerin tek adamda toplandığı bir rejime demokrasi demek ne kadar doğru? Bir rejimin ‘darbeci’ olması için illa tanklarla kurulması mı gerekiyor?
Kenan Evren darbe yaptığını açıkça belirmişti, Recep Tayyip Erdoğan örtülü ve ilan edilmemiş bir darbe mekaniğinin lideri…
12 Eylülcüler, TBMM’yi kapatmıştı ama kendine bir meşruiyet alanı oluşturabilmek için çakma Meclis kurup adına Danışma Meclisi demişti. Cuntanın talimatlarını yerine getirmekten başka işlevi olmayan kurulun hazırladığı yasal altyapı ve anayasa son tahlilde onaya tabiydi.
Erdoğan, resmen değil ama fiilen kapattı TBMM’yi. Bütçe yetkisini dahi elinden aldı. (Hazırladığı bütçe onaylanmasa da kendi imzasıyla önceki yılın bütçesini değerlemeyle yürürlüğe koyabiliyor, nereye harcadığı denetlenemiyor.) Parlamentoyu, fonksiyonsuz vitrin mankenine dönüştürdü. Siyaseten riskli gördüklerinde paravan kullandıkları hariç yasama faaliyetleri ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle yürüyor.

Kenan Evren, bütün partileri kapattı, lidelerini hapse tıktı; ardından icazetli siyasetçilerin kurduğu partilere izin verdi. Kimin seçime girip giremeyeceği kararı da elbette cuntaya aitti.
Erdoğan, Meclis gibi partileri de kapatmadı ama genel başkanlar ve siyaset yapma biçimini belirleme yetkisini eline aldı. Parti delegelerinin iradesinin rağmına MHP’ye Devlet Bahçeli’yi, CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu’nu kayyım olarak atadı.
Bütün liderleri cezaevine göndermedi, bu kötü piyango sadece iktidarı için risk oluşturabileceklere vurdu. “Seni Başkan seçtirmeyeceğiz!” diyen Selahattin Demirtaş ve onu yenmesine kesin gözüyle bakılan Ekrem İmamoğlu tutuklu. AİHM kararlarına rağmen Demirtaş’ın ne zaman çıkacağına o karar verecek.
İmamoğlu için ise şafak karanlık. Kürt belediye başkanları ve CHP’li meslektaşlarını da unutmayalım. Bugünlerde Yeni Parti lideri Özgür Özel’e fezleke yağıyor.
Cuntacılar, sivil hayatı yeniden dizayn amacıyla dernekler, sendikalar gibi örgütlü yapıların kapısına kilit vurdu.
Erdoğan ise sözünden çıkmayan büyük örgütlere dokunmadı ama kontrol dışında kalan bağımsız sendikalar ve ülke geneline yayılmış yüzlerce derneği hedef aldı. Sarı sendikaların lordları dudak uçuklatan gelirleriyle ortalarda dolaşırken Başaran Aksu, Mehmet Türkmen gibi başkanlar kodesi boyladı. Milli güvenlik bahanesiyle ertelenen grev sayısı rekor kırdı.
12 Eylül Döneminde gazetelere ağır sansür uygulandı. Anayasa referandumunda hayır oyu anlamına gelen ‘mavi’ rengin kullanımı yasaklandı. Mavi gömlek giyenler neredeyse vatan haini ilan edildi. Ama Tercüman gibi açık ve sert muhalefet yapan gazeteler dahi 30 gün kapatma cezası aldı, tamamen yayın hayatına son verilmedi. Nazlı Ilıcak kısa süreli bir tutukluluk yaşadı.

Erdoğan Rejiminin ilk hedefi medya oldu. Daha 15 Temmuz’dan bir yıl önce, Bugün Gazete ve Televizyonu’na el koyup kayyım atadı. Ardından Samanyolu Yayın Grubu ve Zaman Gazetesi, Cihan Haber Ajansı ve Aksiyon Dergisi geldi. 15 Temmuz’dan sonra bu sayı 100’ü aştı. Aralarında Kürt medyasının da bulunduğu gazete, televizyon ve radyolar susturuldu.



