Fethullah Gülen Hocaefendi, bir yıldır bedenen aramızda yok. Yok, çünkü her fani gibi Rabbimizin “irciî” emrine uyarak bu fani dünyayı terk etti. Geride kalanlar açısından bu durum, “Onu kaybettik!” ifadesiyle anlatılır. Ama bazı kayıplar vardır ki, yokluk değil, varlığın yeni bir şeklidir. O da öyle… Artık bir hatırada değil, bir mirasın kalbinde yaşıyor.
Hocaefendi’yi kaybettik ama Allah’ın kelamı, Hz. Peygamber’in öğretileri ve insanlığın kadim birikimi ışığında yaptığı güncel yorumlarla bizlere “Hizmet insanının” azmini öğretti. Kandan-irinden deryaları geçmenin imanla mümkün olduğunu gösterdi. Kararlılığı yaşattı; düşmekten korkmamayı, her düşüşte yeniden doğmayı öğretti. Ve hedefine ulaştığında her şeyi sahibine verecek kadar edepli olmayı hatırlattı.
Hocaefendi’yi kaybettik ama Hakk’a kulluğun nasıl yaşanacağını ondan gördük. Hizmet’i bir ibadet gibi yaşadı; her nefesini zikir, her adımını dua bildi. Her insanı aziz, her kalbi bir mabet olarak gördü. Başarıyı putlaştırmadan alkışlamayı, muvaffakiyeti asıl sahibine teslim etmeyi öğretti.
Ve bize dengeyi bıraktı: Ne inkârda aşırılık, ne övgüde taşkınlık…
Hocaefendi’yi kaybettik ama sorumluluk bilincinin nasıl yaşanacağını gösterdi. Ortada kalan her işte, “Bir şey yapmalıydım!” diyen bir vicdan bıraktı bize. Herkese hürmetkâr, herkese insaflı olmayı telkin etti. Müesseseler yıkıldığında bile imanın ayakta kalabileceğini gösterdi.Ve en çok, yıkıntılar arasından filizlenen ümidi miras bıraktı.





