Işık Evler’i konuşurken asıl soru şu: Bina mı önemli, yoksa o binada yetişen insan mı? Yıllardır “Işık Ev” deyip geçiyoruz; ama Hocaefendi’nin kastettiği aslında ev değil, o evde yetişen insandı. Bugünün genci 1990’ların genci değil; soruları, kimlik arayışları ve özgürlük talepleri bambaşka. Rehberlik makamla değil, güvenle ve ahlakla yürür; genci yönetmek değil, yetişmesine refakat etmektir. Onun için diyorum: Işık Evlerden önce Işık İnsanlar.
2026 Eylül ayındayız. Okullar açıldı. Üniversiteler yeni eğitim dönemine başladı. Gençler yeniden sınıflarına ve kampüslere dönüyor. Hizmet gönüllülerinin yıllardır kullandığı ifadeyle ‘yeni sezon’ da başlamış oldu.
Geçtiğimiz günlerde Hollanda başta olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden yaklaşık birçok rehberle bir araya geldik. Konumuz “Işık Evler”di. Sohbete hazırlanırken Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konuda yazdığı üç makaleyi; “Işık Evler 1”, “Işık Evler 2” ve “Dünden Bugüne Işık Evler” yazılarını yeniden okudum. Yıllardır bildiğim, defalarca okuduğum metinlerdi. Ama bu defa başka bir gözle baktım.
Neden mi? Çünkü aradan yıllar geçti. Dünya değişti. Türkiye değişti. Hizmet’in içinde bulunduğu şartlar değişti. Gençler değişti. Bizler değiştik.
Okurken zihnime takılan soru şuydu: Hocaefendi “Işık Ev” derken acaba gerçekten evi mi anlatıyordu? Kanaatimi hemen söyleyeyim: Hayır, Hocaefendi’nin asıl anlattığı evden çok, o evde yetişen insandı.
Burada Arap dilinde ve belâgatta bildiğimiz bir kullanım hatırıma geliyor: ‘Mahal zikredilir, hâl kastedilir.’
Bazen mekânı söylersiniz; fakat maksadınız o mekânda meydana gelen hâl, oluşan atmosfer ve yetişen insandır. Kur’an’da da bunun benzeri ifade biçimleri vardır. Dolayısıyla “Işık Ev” denildiğinde gözümüzün önüne hemen üç-beş üniversite öğrencisinin kaldığı bir apartman dairesi gelmemeli. O da var elbette. Fakat o, işin mahalli. Asıl mesele orada meydana gelen hâl. Daha açık söyleyeyim: Mevzu mekân değil, o mekândaki insanlar.
Nûr sûresinin 35, 36 ve 37. ayetlerine bir bütün olarak bakın. Önce “Allah göklerin ve yerin nurudur” buyuruluyor. Ardından “Nûrun alâ nûr — nur üstüne nur.”
Sonraki ayette “Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evler” geliyor. Ama Kur’an orada durmuyor. Hemen arkasından o evlerin içindeki insanı anlatıyor: “Öyle insanlar vardır ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı anmaktan, namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten alıkoyar.”
Nur, ev ve insan… Nur yani ışık.
Bence Işık Evler meselesini bugün yeniden düşünürken bu üçlü bize çok şey söylüyor. Işık duvarda, boyada, mobilyada, kapının üzerindeki isimde aranmaz. Işık, o evde yetişen insanın aklına, kalbine, ahlakına ve hayatına sirayet ediyorsa anlam kazanır.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Işık Evleri anlatırken kullandığı kelimelerden biri “mektep”. Bana göre üzerinde durulması gereken kelime de bu. Mektep deyince ne anlıyoruz?
Her şeyden önce aklın fonksiyonel kılındığı bir yerdir mektep. Düşünen, sorgulayan, okuyan, araştıran, üreten insanın yetiştiği bir yer.
İkincisi kalp. Namaz, dua, Kur’an, evrâd u ezkâr, Allah ile irtibat… İnsanın iç dünyasını ihmal etmeyen bir eğitim mahalli.
Üçüncüsü ahlak. Doğruluk, emanet, kul hakkı, temizlik, sözünde durmak, insana saygı. Bir genç yıllarca bizim evlerimizde kalmış ama sözünde durmayı öğrenememişse, emanete riayet etmiyorsa, insanlara tepeden bakıyorsa, beraber çalıştığı insanların hukukuna saygı göstermiyorsa orada ciddi bir eksiklik var demektir.
Dördüncüsü de şahsiyet; karakter ve kişilik inşası. Hayatın içinde başkalarıyla birlikte yaşamayı öğrenmek. Farklı insana tahammül etmek. Sorumluluk almak. Problem çözmek. Kendi ayakları üzerinde durmak. Evet, bu dört ana unsur mektebin vazifesidir.
Işık Evler de mektep metaforuyla anlatıldığına göre, demek ki o mektebin mezunu; namazını kılan ama aynı zamanda düşünen, imanlı ama aynı zamanda mesleğinde başarılı, ahlaklı ama aynı zamanda içinde yaşadığı toplumla ilişki kurabilen, kendi kimliğini korurken başkasının kimliğine de saygı duyan, insanlığa faydalı olmayı hayatının bir parçası hâline getiren insandır.

İşte mesele burada bugüne geliyor. 1990’ların Türkiye’sindeki öğrenci evi ile 2026’nın Hollanda’sındaki, Almanya’sındaki, Belçika’sındaki, Amerika’sındaki öğrenci evi aynı olmak zorunda mı?
Kanaatimce hayır. Çünkü zaman değişti. Coğrafya değişti. Üniversite değişti. Aile değişti. Genç değişti. Bizim çocuklarımız artık birkaç dil konuşuyor. Türkiye ile ilişkileri bizim ilişkimiz gibi değil. Kimlik sorunları var. Din hakkında soruları var. Hizmet hakkında soruları var.
15 Temmuz’dan sonra yaşananlar hakkında soruları var. Hocaefendi hakkında soruları var. Otoriteyi, itaati, ferdiyeti, özgürlüğü sorguluyorlar. Kadın-erkek ilişkilerinden cinselliğe, LGBT tartışmalarından alkol ve uyuşturucuya, sosyal medyadan yapay zekâya kadar bizim gençliğimizde karşılaşmadığımız bir dünyanın içinde yaşıyorlar.
Bu şu demek: 2026’nın gençlerine 1995’in cevaplarını ezberleterek 2030’ların insanlarını yetiştiremeyiz. O zaman Işık Ev’in şeklinden çok ruhunu korumak zorundayız.
Zaten tarihî kök olarak Dârü’l-Erkam’a baktığımızda da bunu görürüz. Dârü’l-Erkam bir bina projesi değildi. İlk Müslümanların Kur’an öğrendikleri, imanlarının derinleştiği, şahsiyet kazandıkları, kardeşliği öğrendikleri ve dışarıdaki hayata hazırlandıkları bir ortamdı. Dârü’l-Erkam’dan bugüne taşınacak olan şey evin metrekaresi veya oturma düzeni olamaz. Taşınacak olan ruhtur.


