Ali Şeriati’nin ‘Aydın’ kitabını okuyorum. Bazı kitaplar vardır, kendi zamanlarını anlatırlar. Bazıları da yazıldıkları zamanı aşar, başka toplumlara, başka dönemlere seslenirler. Şeriati’yi okurken birkaç defa kitabı elimden bırakıp Türkiye’yi düşündüm.
Şeriati İran’ı anlatıyor. Doğu toplumlarını, Batı karşısındaki yabancılaşmayı, aydının kendi toplumu ile ilişkisini anlatıyor. Ama öyle cümleleri var ki insan ister istemez bugünün Türkiye’sine geliyor. Şeriati’ye göre aydın, sadece okumuş insan değildir. Diploma sahibi olmak da insanı aydın yapmaya yetmez. Diploma sizi doktor yapabilir, mühendis yapabilir, hukukçu, akademisyen yapabilir. Ama aydın olmak başka bir şey. Şeriati bunu iki kelimeyle ifade ediyor: Özbilinç ve sorumluluk.
Yani nerede durduğunuzu bileceksiniz. İçinde yaşadığınız toplumda neler olup bittiğinin farkında olacaksınız. Bir de bu farkındalığın size yüklediği sorumluluktan kaçmayacaksınız.
Bunları okurken zihnime Kur’an’ın Firavun hakkında kullandığı çok çarpıcı bir ifade geldi: “Fe’stehaffe kavmehû fe-etâûh.” “Firavun kavmini küçümsedi, hafife aldı; onlar da ona itaat ettiler.” (Zuhruf, 43/54)
Ben ayetin özellikle ikinci kısmına takıldım: “Fe-etâûh.” Onlar da ona itaat ettiler. Dikkat edin, Kur’an bütün suçu Firavun’un üzerine yükleyip meseleyi kapatmıyor. Evet, Firavun kavmini küçümsüyor. İnsanların akıllarını hafife alıyor. İradelerini yok sayıyor. Kendisini onların üzerinde mutlak otorite olarak görüyor.
Peki onlar ne yapıyor? İtaat ediyorlar. Kimi korkudan, kimi menfaatten, kimi taassuptan, kimi başka sebeplerden… Ama neticede itaat ediyorlar.
Demek ki Firavunluğu sadece Firavun üzerinden okuyamayız. Bir de Firavun’a itaat edenler var. Hatta belki daha açık söyleyelim: Firavunluğu mümkün hâle getiren bir toplum var.
Türkiye’nin son yıllarda yaşadıklarına biraz da buradan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de sadece bir demokrasi ve hukuk krizi yaşanmadı. Sadece kurumlar tahrip edilmedi, kuvvetler ayrılığı zayıflatılmadı, yargı bağımsızlığı ağır yaralar almadı.
Bunların yanında çok büyük bir yetişmiş insan kıyımı yaşandı. Öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, hukukçular, hâkimler, savcılar, mühendisler, gazeteciler, bürokratlar…Yıllarca okumuş, yetişmiş, meslekî tecrübe kazanmış yüz binlerce insan sistemin dışına itildi. Kimisi hapse girdi. Kimisi işsiz bırakıldı. Kimisinin pasaportuna el konuldu. Kimisi de doğduğu, büyüdüğü ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
Fakat işin bir tarafı var ki üzerinde yeterince durulduğunu düşünmüyorum. Bir devlet yetişmiş insanını tasfiye ederken sadece o insana zulmetmiş olmaz. Kendi servetini de çöpe atar.
Kendimden misal vereyim. 1967 yılında Türkiye’de ilkokula başladım. İlkokul, ortaokul, lise derken beş yıllık fakülteyi bitirdim ve 1985 yılında mezun oldum. Düşünün, bütün bu yıllar boyunca devlet benim için öğretmen yetiştirdi, öğretmenlere maaş ödedi, okul yaptı, derslik yaptı, binaları işletti, kitap ve kütüphane sağladı. Üniversiteye geldiğimde profesöründen asistanına kadar akademik kadro kurdu. Fakülte binası, kütüphane, idarî teşkilat oluşturdu. Burs, yurt, sağlık ve benzeri imkânlar sağladı.
Bunun 1967’den 1985’e kadar toplam maliyetini bugün kuruşu kuruşuna hesaplayamayız elbette. Ama bugünkü öğrenci başına kamu harcamalarını ölçü alarak yapılan kaba bir hesap, benim gibi bir üniversite mezununun yetiştirilmesinin bugünün satın alma gücüyle yaklaşık 120-150 bin dolar, ortalama 135 bin dolar civarında bir kamu yatırımına karşılık gelebileceğini gösteriyor.
‘Beyin göçü’ demek yetmez!
Şimdi bunu yüz binlerle çarpın. Ama mesele bununla da bitmiyor. Devlet sadece o insanın eğitimine yatırım yapmadı ki. Mezun olduktan sonra otuz yıl doktorluk yapmış bir insan düşünün. Binlerce hasta görmüş. Binlerce vakayla karşılaşmış. Bir öğretmen düşünün; yirmi beş-otuz yıl boyunca binlerce öğrenci yetiştirmiş. Bir akademisyen düşünün; ömrünü araştırmaya vermiş. Bir mühendis düşünün; otuz yıllık meslekî tecrübesi var. Bunların birikiminin parasal karşılığını nasıl hesaplayacaksınız? Hesaplayamazsınız.
Türkiye bu insanların bir kısmını kendi eliyle başka ülkelere gönderdi. Yetiştirme maliyetini Türkiye ödedi, o yetişmiş insanın bundan sonra üreteceği katma değeri Almanya, Amerika, Kanada, İngiltere, Hollanda kullanıyor.
Bunun adına sadece “beyin göçü” deyip geçemeyiz. Bir ülkenin kendi yetişmiş insanını kendi eliyle başka ülkelere armağan etmesidir bu.
Ama bana göre daha büyük kayıp para da değil. Daha vahimi, bilginin ve liyakatin itibarının kırılmasıdır. “Ne biliyor?” sorusunun yerine “Kimden?” sorusu geçti.
Ehliyetin önüne aidiyet, liyakatin önüne sadakat geçti. Üniversite küçümsendi. Hukuk küçümsendi. Akademik birikim küçümsendi. Bağımsız gazetecilik küçümsendi. Eleştiri küçümsendi. Bir müddet sonra soru sormak bile suçmuş gibi görülmeye başlandı.
Daha acısı ne biliyor musunuz? Toplumun bir kısmı bütün bunların normal olduğuna inandırıldı. İşte ayetin o ikinci kısmı burada tekrar karşıma çıkıyor: “Fe-etâûh.”
Onlar da ona itaat ettiler.
Çünkü otoriterliğin asıl başarısı bir insanı hapse atmak değildir. Topluma, hapse atılan o insanın bunu hak ettiğini düşündürmektir.


