Maalesef diye başlayayım yazıma… Maalesef Müslümanlar olarak bizler dinimizi çoğu zaman “yapılması ve yapılmaması gerekenler listesi”ne indirgedik. Emirler, yasaklar, sınırlar, hükümler, helaller, haramlar…
Hayatın her bir karesine dokunan bir din olarak İslam’ın bu boyutu elbette inkar edilemez. Fakat mesele tam da burada başlıyor. Bizler dinimizi yalnızca hükümler vaz’ eden bir metin olarak okuduğumuzda o, kendisine inanan insanı koruyan bir çerçeve olmaktan çıkıyor; insanın sırtına yüklenen ağır bir mükellefiyetler toplamına dönüşebiliyor. Oysa dinimizin bizden istediği şey, bu kurallara uymaktan önce insan olmamız ve insan kalabilmemizdir.
Peki bu nasıl olacak?
Duygularımızı harekete geçirerek, insanların hayatına dokunarak, sorumluluk hissi, sevgi, merhamet, empati ve adalet duygusuyla hareket ederek… Evet, dinimiz bize hayatın gerçekleriyle yüzleşmeyi öğretir. Emirleri, yasakları ve tavsiyeleriyle; acının, yoksulluğun, yalnızlığın ve adaletsizliğin olduğu bir dünyada insanı insanla buluşturmaya çalışır. Çünkü yalnızca hükümlere dayalı bir din anlayışı, insan ilişkilerini mekanikleştirir.
Mesela anne-baba ile çocukları arasındaki ilişkiyi düşünelim. Eğer bu ilişki “Anne-babanın sorumlulukları şunlardır ve bunları yapmak mecburiyetindedir!” şeklinde tanımlanır; sevgi, şefkat ve merhamet ihmal edilirse çocuklara bakmak anne-baba için zamanla bir angaryaya dönüşebilir.
Aslında aynı durumu ibadetler için de düşünebiliriz. “Kul günde beş vakit namaz kılmak zorundadır”, “Yılda gelirinin şu kadarını zekât olarak vermek mecburiyetindedir” diye meseleyi yalnızca sorumluluk düzeyine indirgersek, inanın namaz da zekat da angarya hâline gelir. Ama araya Allah sevgisini koyarsak, fakirlere karşı merhamet duygusunu ilave edersek, her iki ibadetin de mahiyeti değişir. O ibadetler artık yük değil; bir sevinç kaynağına, ruhani bir haz ve tatmin vesilesine dönüşür.
Kur’an’ın “Müminler kardeştir!” ifadesine de bu gözle bakmak gerekir. Bu ifade, müminler arasındaki ilişkinin sadece hukuki boyutunu tanımlayan bir cümle değildir. Aksine, duygusal ve aynı zamanda ahlâkî bir çağrıdır. “Olan”dan ziyade “olması gereken”e işaret eder. Aynı yaklaşımı “Kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe iman etmiş olmazsın!” veya “Komşusu açken tok yatan bizden değildir!” hadislerinde de görürüz. Bunlar, inananların gönlüne, kalbine ve vicdanına yapılan güçlü çağrılardır.


