Bir toplumun başına gelebilecek büyük felaketlerden biri sadece kötülüğün çoğalması değil, iyilikle kötülüğün yer değiştirmesidir. Hırsızlık, yolsuzluk ve zulüm kanıksanır; bunlara bulaşmayan insanlar suçlu muamelesi görür. Hz. Lût’un kavmi, temiz kalmaya çalışanları, “Bunlar çok temiz insanlarmış!” diyerek alaya alıp memleketten çıkarmak istemişti. Bugün Türkiye’de yaşananlar bu kıssayı hatırlatıyor: Kirlenmenin sıradanlaştığı bir zamanda temiz kalmaya çalışmak suç oldu. Onların suçu temiz kalmaktı.
Düşünün; hükümetsiniz. Devletin bütün imkânları elinizde ve bunları istediğiniz gibi kullanabiliyorsunuz. Gerektiğinde ne anayasayı dinliyorsunuz ne kanunları. Bu, tablonun bir kesiti.
İkinci kesiti şu: Bir insanı cezalandırmanız kamu huzuru ve güvenliği için gerekli hale gelmiş. Hırsızlık yapmış, yolsuzluğa bulaşmış, insan öldürmüş, başkalarının hakkına tecavüz etmiş, kamu malını zimmetine geçirmiş, elindeki gücü şahsî menfaatleri için kullanmış vs. Devlet olarak, hükümet olarak yapmanız gereken belli: Suçu tespit etmek, delilleri ortaya koymak ve mevcut kanunlar çerçevesinde o insanı yargılamak.
Bir de üçüncü kesit var. Kanunlara saygılı. Ortada işlediği somut bir suç yok. Evrensel insanî, ahlâkî ve vicdanî ilkeler çerçevesinde hayatını sürdürüyor. Fakat siz, ikinci kesitte yer alanlarla uğraşmak yerine, “Bizimle hemfikir olmadı, bize destek vermedi” diyerek bu insanları cezalandırıyorsunuz. Hatta onların bu temiz halleriyle âdeta dalga geçiyorsunuz.
İşte burada durun. Bu son cümle bana çok tanıdık geliyor.
Kur’an, Hz. Lût’un kavminin, kendilerinin içine battığı kötülüğe bulaşmayan insanları yurtlarından çıkarmak isterken söyledikleri bir cümleyi naklediyor. Güya alay ediyorlar: “İnnehum unâsun yetetahharûn. (Onlar çok temiz insanlarmış!)” (A‘râf, 7/82; ayrıca bkz. Neml, 27/56)
Bu cümle bir alay cümlesi aslında. Ayetin öncesi ve sonrasına ve bir de konteksine baktığınız zaman bunu görürsünüz. Evet, alay ediyorlar ama söyledikleri bu cümle aynı zamanda hakikat. Hem de içinde biraz hakikat payı bulunan bir söz filan değil; hakikatin ta kendisi.
Kur’an’ın bu anlatımındaki ince noktaya dikkat edin. Hz. Lût ve beraberindekilere yöneltilen somut bir suç yok. “Şunu yaptılar, bunun hakkını yediler, kamu düzenini bozdular, insan öldürdüler, hırsızlık yaptılar!” denilmiyor. Tam tersine, suç diye öne sürülen şey onların toplumun içine battığı kötülüğün dışında durmaları.
Normalleştirilen bir yanlışa iştirak etmemeleri. Dahası, o yanlışa yanlış demeleri. Cezaları da belli: “Onları memleketinizden çıkarın.”
Niçin? “İnnehum unâsun yetetahharûn.” Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlar!
Kur’an kıssalarını sadece geçmişte yaşamış kavimlerin tarihini öğrenelim diye okumuyorum. Siz de öyle okumayın. Kur’an’ın anlattığı insan tipleri, davranış kalıpları, iktidar psikolojileri, zulüm biçimleri insanlık tarihi boyunca tekrar edip duruyor. İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor, kullanılan vasıtalar değişiyor ama insan aynı insan. Hırslarıyla, korkularıyla, menfaatleriyle, gücü ele geçirdiğinde başkalarına yaptıklarıyla aynı insan.
Onun için bu ve benzeri ayetleri okurken, geçmişle bugün arasında bazı kesişim noktaları gördüğümde son yıllarda Türkiye’de yaşananları düşünmeden edemiyorum.









