“Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, soranlar için nice ibretler vardır.”
(Yusuf Suresi, 7)
Kuzey Kutbu’na yakın bir bölgede yaşayan Zehra Öğretmen’in mülteci kampındaki odasının kapısını çaldığımızda akşam erkenden çökmüştü.
Zehra Öğretmen bizi görünce gözleri doldu.
“Nice zamandır böyle bir sahneye hasret kalmıştım.” dedi. “Kendi ülkemizde yapayalnızdık, parya gibiydik; burada, gurbette özgürüz…”
Oda mütevazıydı: bir köşede iki katlı bir ranza, pencerenin önünde küçük bir masa, duvarda yabancı bir dilde yazılmış kamp kuralları. Üst ranzada oğlu Eymen, sırtını duvara vermiş, telefonuyla oynuyordu; arada bir başını kaldırıp bize bakıyor, sonra yeniden ekrana dönüyordu.
Bir an üst ranzaya, oğluna baktı. Sonra bakışlarını pencerenin ardındaki griliğe dikti ve anlatmaya başladı:
‘’Akdeniz’in güzel bir şehrinde doğdum. Çocukluğum portakal çiçeklerinin baş döndüren kokusu arasında geçti. Lisede rahat bir genç kızdım. Abilerim ise sol fikirleri savunurdu.
Edebiyat ve öğretmenlik sevdası beni Dumlupınar Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’ne götürdü. Orada fedakâr, güler yüzlü ablalarla tanıştım. Sohbetlerine katıldım ve ruhumda yepyeni pencereler açıldı.
Ailem, karşılarında biraz daha örtülü, biraz daha şuurlu bir Zehra görünce korktu. “Cemaat beynini yıkamış!” dediler. Bunu söyleyenlerden biri de başörtülü annemdi.
Mezun olunca Hizmet kurumlarında çalışmama izin vermediler.
Sular ve çınarlar şehri Bursa’ya atandım. İlk yılımda üstün başarı belgesi aldım, en sevilen öğretmen seçildim. Ardından doğu görevine gittim.
Dört çetin kış boyunca çocukların geleceğini ısıtmaya çalıştım.
Sonra 2016’nın kara kasırgası esti. Bir gecede meslekten ihraç edildim. Hakkımda tek bir dava, tek bir soruşturma yoktu. Gerekçe, Bank Asya’daki hesabımdı.
Bu buhranın ortasında evliliğim de çatırdadı, eşimle yollarımız ayrıldı.
Üç yaşındaki oğlum Eymen’le annemlerin evine sığındım. Bir lokma ekmek için marketlerde kasiyerlik yaptım, ağır işlerde çalıştım; ama içimdeki muallimlik ateşi bir türlü sönmüyordu.
Eymen okul çağına gelince kendi evime çıktım. Özel dersler vermeye başladım. Kısa sürede şehirde yeniden aranan bir öğretmen oldum.
‘Yusuf Çocukları’nın hiçbirinden para almadığım gibi gerektiğinde bir abla, bir anne oluyordum.
Zamanla öyle vefalı bir halka oluştu ki evim bereketten taşıyordu. Hizmet’e karşı olan ailemin kalbindeki buzlar bu insanları gördükçe eridi. Babamın söylediği söz hâlâ kulağımda: “Bu insanlar F…’cüyse ben de F…’cüyüm arkadaş! Bu kadar iyi insanlar kötülük yapmış olamaz.”
Dışarıda “yeniden yapılanma” denilerek tutuklamalar sürüyordu. Oysa bizim yaptığımız, ‘yeni yapılanma’ değildi; ‘Yusuf Çocukları’na sahip çıkmaktı.
Hz. Yusuf Aleyhisselam gibi onlar da kardeş bildiklerinin eliyle kuyuya atılmış, suçsuz yere zindana düşmüş babaların, yol gözleyen annelerin çocuklarıydı. Ama Yusuf’un hikâyesi kuyuda bitmiyordu. Ben de onlara en çok bunu anlatıyordum.
O çocuklar zifiri bir karanlıkta yıldızlar gibi parlıyorlardı. Bir yıl, ihraç edilmiş bir ağabeyimizle ablamızın çocuğu Türkiye derecesi yaptı. Ailesi ihraç, öğretmenleri ihraç; ama çocuk şampiyon oluyor. Kuyuya atılan Yusuf’un bir gün Mısır’ın hazinelerine emin olması gibi…
Odanın duvarında bize ait bir köşe vardı. Her sohbetin sonunda o boş noktaya dönüp el sallardık: “Çocuklar, şu an melekler resmimizi çekiyor. İnşallah cennette, Efendimiz’in dizinin dibinde bu kareleri birlikte seyredeceğiz.”
Bir gün gurbetteki ağabey ve ablalarımıza ‘Yusuf Çocukları’nı anlatan bir mektup yazdım.
O mektupta en çok Elif’i anlatmıştım.
Elif’in annesi sekiz aylık hamileyken kansere yakalanmıştı. Ameliyat günü Elif’in babasını gözaltına aldılar. Annesi kurtulamadı; üç küçük çocuk annesiz kaldı. Elif o zaman daha birinci sınıftaydı.
Grubumuzda her çocuğun doğum günü kutlanırdı. Bir gün Elif çekinerek “Hocam, benim de doğum günüm geldi.” dedi ve sustu. Annesi yoktu ki… O an kendime söz verdim: Bu çocuk “Kimsem yok” diye aklından bile geçirmeyecekti. Hafta sonu herkesi Elif’in doğum gününe davet ettim. Bolca sofra kurduk; bilmeden çiğ köfte de yapmıştık. Meğer Elif’in en sevdiği şeymiş. Allah, bir yetimin gönlündekini başkasının eliyle sofraya koymuştu.
Bir başka gün Elif derse gözleri kıpkırmızı geldi; annesinin ölüm yıl dönümüymüş. Sarılıp ağlaştık. Sonra gözyaşlarını silip gülümsedi: “Hocam, bugün de meleklere el sallayalım mı?” O an anladım ki Elif her el sallayışında aslında annesine el sallıyordu.
Mektubumu şöyle bitirmiştim: “Gurbetteki ablalar ve ağabeyler! Yusuf Çocukları annesiz, babasız olabilir; ama kimsesiz değiller. Onların başını okşayan eller aslında sizin elleriniz.”
Bazı arkadaşlarımız korkudan kabuğuna çekilmişti. Yıllarca omuz omuza yürüdüğüm insanların vefasızlığı yüreğimi kor gibi yakıyordu.
Bir gece yastığımı gözyaşlarımla ıslatarak uyudum.
O gece rüyamda Hocaefendi’yi gördüm. Bembeyaz cübbesiyle, nurani çehresiyle karşımdaydı. Bir babaya sığınır gibi koştum: “Hocam, biz burada Yusuf Çocukları’na sahip çıkıyoruz.” Şefkatle baktı: “Biliyorum, evet.” Sonra cübbesinin altından bembeyaz bir kâğıt çıkardı, benden bir kalem istedi. Kâğıdın en üstüne adımı, soyadımı, altına da bir ülkenin adını yazdı.
Sabah uyandığımda kalbimdeki kırgınlık gitmiş, yerine keskin bir kararlılık gelmişti. Bana yol görünüyordu. Yusuf’un yolculuğu da bir rüyayla başlamamış mıydı?









