Yine güz mevsimi geldi.
Turnalar yine diziliyor gökyüzüne, uzun ve hüzünlü bir hece gibi. Kanatlarında coğrafyaları aşan bir hasretle sıcak ülkelere gidiyorlar.
Anadolu’nun bağrı yanık türkülerinde turna yalnızca bir kuş değil; gurbettekinin selamını sılaya, âşığın ahını maşuka taşıyan bir vefa burcudur. Derler ki bu asil kuşlar, yolculuğun tam ortasında aralarından biri yaralanıp yere düştüğünde onu kaderine terk etmez. Sürüden iki turna ayrılır, yaralı dostlarının yanına iner; o iyileşinceye ya da son nefesini verinceye kadar başında nöbet tutar. Sonra yeniden kanatlanıp gök kubbedeki menzillerine koşarlar. Vefa, sürüsünden kimseyi geride bırakmayan o mukaddes kanattır.
Asrımızın bahtına iki vefalı turna düşmüştü: Bediüzzaman Said Nursî ve Fethullah Gülen. Onlar, yaralı bir nesli kaderine terk etmemek için göklerdeki pervazlarına ara vererek yeryüzünün buhranlı ayazına inmiş, ömürlerini o yaralı sinelerin başında nöbet tutarak geçirmişlerdi.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri aramızdan ayrılalı altmış altı yıl oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aramızdan ayrılışının üzerinden ise koca iki yıl geçti.
Erzurum’un Korucuk köyünde başlayan, Edirne ve İzmir’in cami kürsülerinde filizlenen o seksen küsur yıllık ömür; her durağında hapislerle, tarassutlarla, gaybubetlerle, takiplerle ve nihayetinde upuzun bir gurbetle sınanmış bir adanmışlık destanıydı.
O, derin bir âlim, coğrafyaları aşan bir mütefekkir, kürsüde sözün sultanlığını kuran bir hatip ve kalemi dertli bir şairdi. Fakat hiçbir fırtınanın söndüremediği bütün bu vasıfların ardında, hepsini bir arada tutan tek bir öz vardı:vefa.
En başta Yaradan’a ve Peygamber’e (s.a.v.) karşı benzersiz bir vefa âbidesiydi. Allah’a olan bu vefası, insan gözünün görmediği, perdelerin kapandığı ıssız gecelerin karanlığında nurdan bir kandil gibi parlardı. Herkesin derin uykulara daldığı saatlerde o, seccadesinin başında gözyaşlarıyla ıslanmış dualarını Rabbine sunar, takatinin son damlasına kadar rükû ve secdelerle kulluk ahdine sadık kalırdı. Konuştuğu, yazdığı, soluklandığı her mecliste sözü döndürüp dolaştırıp kalbinin asıl Sahibi’ne getirirdi. Sohbetlerine büyük bir iştiyak ve saygıyla “Sohbet-i Cânân” (Sevgili’nin sohbeti) der; Allah’ı anmadığı, O’ndan bahsetmediği her anı ziyan edilmiş bir zaman dilimi sayardı.
Bu dikey vefanın yeryüzündeki en hüzünlü ve coşkulu tecellisi ise Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) olan sevdasıydı. Bir ömür boyu, tahta kürsülerden stadyumlara kadar uzanan hitabet meydanlarında hep O’nu anlattı. O’nun adı geçtiğinde sesinin telleri titrer, gözleri bulutlanır, hıçkırıkları kelimelerini bölerdi. O’nun (s.a.v.) getirdiği nura, bıraktığı mirasa ve açtığı çığıra sadık kalmayı hayatının yegâne gayesi bildi. Peygamberler tarihini hep bu nebevî sadakat üzerinden okurdu: Âdem Nebi’nin gözyaşlarında gufran kapısını açan anahtar, Hazreti Nuh’un tufan dalgalarına direnen gemisi, Hazreti İbrahim’in Nemrut’un ateşini gül bahçesine çeviren adanmışlığı hep bu sırra matuftu.
En çok da Mi’rac’ı anlatırken titrerdi sesi. Meleklerin bile adım atamadığı öteler ötesi iklimlere, en yüce vuslata ulaşan Peygamberimiz (s.a.v.), o ihtişamlı âlemleri bırakıp neden bu ıstıraplı dünyaya geri dönmüştü? Cevap tekti: ümmetine olan eşsiz vefası sebebiyle. Yaralı gönülleri elinden tutup o yüce iklimlere taşımak için cennetleri arkasında bırakmıştı.
Bu dönüş ideali, onun da hayatının pusulası oldu. Nitekim bu uğurda çıktığı ilk yolculuklardan biri, 1968’deki hac vazifesiydi. Hicaz’dan döndüğünde, kalbinin bir yarısını bıraktığı Medine’nin hasretini Ege’nin kürsülerinden şu çarpıcı sözlerle haykırdı:
“Peygamber’in komşuluğundan öyle saadet duydum ki cennetin sekiz kapısı açılsa ve ‘Orası mı, burası mı?’ denilseydi, ben Peygamber’in komşuluğunu tercih ederdim. Ama bir gün yanılır, yenilir de cennetlere bile değişmeyeceğim o Peygamber komşuluğunda kalmaya karar kılarsam, boynuma ip takıp sürükleye sürükleye beni Anadolu’ya getirin. Zira bayrak burada düştü, buradan kalkacak.”
Aslında bu vefanın en çileli tohumları, henüz yolun başında, Kestanepazarı’nda ve Buca kamplarında atılmıştı. O, yalnızca kürsülerden hitap eden bir hatip değil, davasının ilk işçisiydi. Anadolu’nun kavruk yüzlü çocukları barınabilsin, okuyup yetişebilsin diye kurulan o ilk yaz kamplarında bir nefer gibi çalıştı. Çadırların direklerini kendi elleriyle dikti; kızgın güneşin altında tuvalet çukurlarını kazdı, kuyuların dibine inip çamur temizledi. Kamptaki talebelerin iaşesini ve erzakını temin edebilmek için dükkân dükkân dolaştı. Onun bu insanüstü gayretini gören bir iş adamı dayanamayıp “Değer mi be Hocam, bir avuç çocuk için bunca eziyete, bu kadar zahmete?” dediğinde, tarihin seyrini değiştirecek o sarsıcı cevabı verdi:









