Eylül ayı, “Dünya Barış Günü” ama bizlere bakan yönüyle yürek sızlatıcı hadiselerin hatırlatıcısıdır.
Eylül ayı…
Takvim yapraklarının arasına yalnızca mevsim değişikliğini değil; darbeleri, savaşları, darağaçlarını ve insanlığın hafızasına kazınmış büyük acıları da sıkıştıran bir ay.
11 Eylül saldırısı…
12 Eylül askerî darbesi…
16 Eylül, Ömer Muhtar’ın darağacına götürülüşü…
17 Eylül ise Türkiye’nin büyük ayıplarından birinin, bir başbakanın idam edilişinin yıldönümü.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Başbakanı Adnan Menderes, 17 Eylül 1961’de İmralı’da, askerî darbenin ardından idam edildi.
Aradan tam 65 yıl geçti.
Ömer Muhtar ise bundan 95 yıl önce, 16 Eylül 1931’de, Mussolini İtalya’sının Libya’daki sömürge yönetimi tarafından darağacına gönderildi.
İki isim…
İki ülke…
İki darağacı…
Ve birbirinden yalnızca bir günle ayrılan iki ölüm yıldönümü.
Aralarında tam 30 yıl vardı.
Fakat kaderlerinin kesiştiği nokta ürpertici derecede benzerdi.
Biri kendi ülkesinde yapılan askerî darbenin ardından idam edildi.
Diğeri kendi vatanını işgal eden sömürgeci bir devlet tarafından darağacına gönderildi.
Bu gözü kan bürümüş anlayış, ülkemizi hiç terk etmedi.
Aynı gözü dönmüşlük Anadolu’da hâlâ cirit atıyor.
Gayrihukuki ve insanlık dışı…
Biri İmralı’da, diğeri Libya çöllerinde
Adnan Menderes, 1950 seçimleriyle iktidara gelmiş ve yaklaşık 10 yıl Türkiye’yi yönetmişti.
27 Mayıs 1960 darbesiyle görevinden uzaklaştırıldı.
Yassıada’da aylarca süren yargılamaların ardından idama mahkûm edildi ve 17 Eylül 1961’de İmralı’da asıldı.
Ömer Muhtar ise hayatının önemli bölümünü Libya’yı işgal eden İtalyan güçlerine karşı mücadele ederek geçirdi.
Yaşı ilerlemişti.
Silah ve asker bakımından karşısındaki güçle kıyaslanamayacak imkânlara sahipti.
Fakat teslim olmadı.
At sırtında, çöl şartlarında yıllarca direnişini sürdürdü.
1931 yılında bir çatışmada yaralanarak İtalyanlara esir düştü.
Kısa süren bir yargılamanın ardından 16 Eylül 1931’de idam edildi.
İki ayrı mahkeme, aynı darağacı
Menderes’in mahkemesi Yassıada’daydı.
Muhtar’ın mahkemesi işgal altındaki Libya’da…
Biri darbeyle iktidarı ele geçiren askerî yönetimin kurduğu hukuk düzeninde yargılandı.
Diğeri ülkesini işgal eden sömürgeci bir gücün mahkemesinde…
Şartlar farklıydı.
Dönemler farklıydı.
Davalar farklıydı.
Ama sonuç aynıydı:
Darağacı.
Menderes’in altındaki sehpayı kendi ülkesindeki cunta düzeni çekti.
Muhtar’ın altındaki sehpayı ise ülkesini işgal eden faşist Mussolini İtalya’sının sömürge yönetimi.
Birinin ölümü Türkiye’nin demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçti.
Diğerinin ölümü ise Libya’nın bağımsızlık mücadelesinin sembollerinden biri oldu.
Aradan geçen onca yılın ardından insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Bugün kimi hatırlıyoruz?
Menderes’i darağacına götürenlerin isimlerini mi?
Yoksa Adnan Menderes’i mi?
Ömer Muhtar’ın idam kararını verenleri mi?
Yoksa Çöl Aslanı’nı mı?
Tarihin bazen çok acı ama çok açık bir hükmü vardır:
Darağacı insanı öldürebilir; fakat hatırasını her zaman öldüremez.
Ömer Muhtar’ın meşhur sözü de sanki tam bunu anlatıyordu:
“Ben cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.”
Gerçekten de öyle oldu.
Aradan 95 yıl geçti.
Muhtar hâlâ konuşuluyor.
Filmleri yapılıyor.
Hayatı anlatılıyor.
Mücadelesi yeni nesillere aktarılıyor.
Menderes’in idamının üzerinden de 65 yıl geçti.
Onun darağacındaki son saatleri de hâlâ Türkiye’nin yakın tarihindeki en dramatik sahnelerden biri olarak hafızalarda.
Ben Ömer Muhtar’ı ilk kez bir tarih kitabında değil, beyaz perdede tanıdım.
Henüz ortaokul son sınıf öğrencisiydim.
Diyarbakır Sur içindeki Hüsrevpaşa Öğrenci Yurdu’nda, başrolünde Anthony Quinn’in oynadığı 1980 yapımı “Çöl Aslanı – Lion of the Desert” filmini izlemiştim.
Anthony Quinn’in canlandırdığı Ömer Muhtar’ın darağacına doğru yürüdüğü sahneleri gözyaşları içerisinde seyrettiğimi bugün gibi hatırlıyorum.
Aradan yıllar geçti.
Şehirler değişti.
Ülkeler değişti.
Kıtalar değişti.
O filmi yıllar sonra bu defa dünyanın öbür ucunda, Sydney’de yeniden izledim.
Fakat insan bazı sahneleri kaç kere seyrederse seyretsin unutamıyor.
Çocukken içinizi titreten o darağacı, yıllar sonra da aynı yerde duruyor.
16 Eylül, 17 Eylül…
Bugün 2026 yılındayız.
Ömer Muhtar’ın ölümünün üzerinden 95 yıl geçti.
Adnan Menderes’in idamının üzerinden ise 65 yıl…
Biri 16 Eylül’de…
Diğeri 17 Eylül’de…
Bir gün arayla iki ölüm yıldönümü.
30 yıl arayla kurulmuş iki darağacı.
İki farklı coğrafya.
İki farklı mücadele.
Ama tarihin hafızasında yan yana duran iki isim:
Ömer Muhtar ve Adnan Menderes.
Belki bu iki hayatın bize bıraktığı en ibretlik ders şudur:
İktidarlar geçiyor.
Ordular dağılıyor.
Mahkemeler kapanıyor.
İdam kararlarını verenlerin birçoğunun adı unutuluyor.
Fakat milletlerin hafızasında bazı isimler yaşamaya devam ediyor.
Ömer Muhtar’ın sözü, bugün 95 yıl sonra hâlâ anlamını koruyor:
“Ben cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.”
Adnan Menderes’in de 65 yıl sonra hâlâ Türkiye’nin demokrasi tarihinde acıyla hatırlanması başka bir gerçeği gösteriyor:
Tarih, darağacını kuranlardan çok darağacına gönderilenleri hatırlayabiliyor.
Belki de bütün bu hikâyenin en ağır gölgesi, hâlâ Menderes’in idam sehpasından düşüyor bu ülkenin üzerine.
Ömer Muhtar, halkı ve toprağı yaşasın diye kendi canını ortaya koydu. Kendi bekasını değil, vatanının geleceğini düşündü; makamını değil, toprağını savundu.
Bugünün Türkiye’sinde ise insan ister istemez tersine çevrilmiş bir tabloyla karşı karşıya kalıyor. İktidarın bekası uğruna vatandaşın hukukunun, özgürlüğünün ve onurunun örselendiği yönündeki eleştiriler giderek daha ağır bir yankı buluyor.
İki hikâye arasındaki fark işte tam burada bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor:
Ömer Muhtar, halkı yaşasın diye kendisini feda etti; bugün ise halkın, iktidar yaşasın diye bedel ödediği bir düzen tartışılıyor.
Ve insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Menderes’in idam sehpasının gölgesi, gerçekten çekildi mi Türkiye’nin demokrasisinin üzerinden?
Aradan 65 yıl geçti.
Sehpalar kaldırıldı.
İpler çözüldü, idamlar tarihe karıştı; ama kendi bekası uğruna halkının hukukunu, ümidini ve geleceğini her gün yeniden darağacına çıkaran bir iktidar anlayışı var oldukça, Menderes’in idam sehpasının gölgesi de bu ülkenin üzerinden kolay kolay çekilmeyecek.
Not: Ömer Muhtar’ı ölümünün 95’inci, Adnan Menderes’i idamının 65’inci yıldönümünde rahmetle anıyorum.













