15 Temmuz planlı darbe kurgusunun üzerinden tam 10 yıl geçti.
Dile kolay 10 yıl…
Bir ülkenin kaderini değiştirmeye yetecek kadar uzun bir zaman.
Bu organize darbe tiyatrosu sahneyi işgale devam ediyor.
Binlerce insan, bu kaypak ve kahpe darbe tiyatrosuyla aşından, işinden, mesleğinden, özgürlüğünden, en önemlisi hayatından oldu.
Nesepsiz ve nasipsiz bir rejimin iki ortağı, devletin bütün imkânlarını kullanarak; çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, hasta, engelli demeden zulmün her çeşidini uyguluyor.
90’a merdiven dayamış yaşlılardan kundaktaki bebeklere, hamile kadınlardan ağır hastalara kadar herkese musallat olmuş bir zulüm çarkı.
On yıldır aynı dil konuşuluyor.
Aynı nefret üretiliyor.
Masumlara yapılmadık iftira, atılmadık çamur kalmadı.
Aynı propaganda tekrar ediliyor.
Devletin tüm kurum ve imkânları bu propagandanın hizmetine sunuldu.
Bu nesepsiz rejimin mucitleri, tam 10 yıldır aralıksız aynı iftirayı sürdürüyor.
Şimdi ise bu kirli propagandanın 10. yıl gösterisi için dünyanın dört bir yanını dolaşıyorlar.
AKP Genel Başkan Yardımcısı Zafer Sırakaya‘nın Sydney ve Melbourne kadar gelmesi de bunun son örneği.
Türkiye’de camileri siyasetin arka bahçesine çevirmek yetmemiş olacak ki, şimdi 10 yıllık kirli propagandayı Avustralya’daki camilere taşımaya çalışıyorlar.
Partinin emrindeki diplomat ve konsoloslarla birlikte cami cami dolaşıyor, ibadethaneleri siyasi propagandanın mekânına dönüştürüyorlar.
Masum insanları “terörist”, hırsızları ve arsızları ise “makbul vatandaş” gösterme derdindeieler.
Oysa bu düzenin gasp, hukuksuzluk ve korku üzerine kurulduğunu artık sadece muhalifler değil, tüm dünya bunu görüyor.
Tehdit ve baskılarla parti değiştiren CHP’li kadın belediye başkanlarına rozetlerin “başörtülü” AKP’li kadınlar tarafından takılması…
Baskı, tehdit ve şantajla partilerine kattıkları CHP’li siyasetçilere rozetlerin başörtülü kadınlar tarafından taktırılması, aslında dinî değerlerin kirli siyasete alet edilişinin en hazin fotoğraflarından biri.
Onun için insanlar sokak röportajlarında,
“Bunlar Müslümansa zinhar ben değilim.” deme noktasına geldi.
Bu rejim içeride halkın iradesini gasp ederken, dışarıda da aynı ahlaksızlığı yıllardır sürdürüyor.
Hizmet Hareketi mensuplarının okullarını, eğitim yuvalarını talana çevirdiler.
“Turkish Maarif Foundation and the Global Attack on Gülen Schools” raporuna göre;
2016’dan bu yana, 29 ülkede en az 162 eğitim kurumu kapatıldı, el konuldu veya devredildi.
Bunların 131’i doğrudan Maarif Vakfı’na devredildi.
Yaklaşık 7 bin 800 eğitim çalışanı işinden edildi; pasaportlarına el konuldu ve dünyanın farklı ülkelerinde mülteci hayatına mahkûm edildi.
Solidarity With OTHERS tarafından yayımlanan yeni rapor, operasyonların özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki ekonomik olarak kırılgan ülkelerde yoğun diplomatik baskılar ve tehditlerle gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.
Peki kimseye hayat hakkı tanımayan, sandığın iradesine saygı göstermeyen, kul hakkını hiçe sayan bu rejim, Türkiye’yi on yılda nereye taşıdı?
Cevabı için uzun analizlere gerek yok.
Sadece cezaevlerine, üniversitelere, mahkemelere, spora, sanata, basına ve uluslararası endekslere bakmak yeterli.
Bugün 427 bin 525 kişi Türkiye cezaevlerinde bulunuyor.
Resmî kapasite ise 304 bin 956.
Doluluk oranı yüzde 140.
2002 yılında yaklaşık 59 bin olan cezaevi nüfusunun bugün 427 bine ulaşması, sadece bir istatistik değildir.
Bu, bir ülkenin adalet sisteminin çöküşüdür.
* Ankara’da göbeğinde bir Başsavcı Vekili’nin, 300 bin dolar rüşvet karşılığında mal varlığı tedbirini kaldırması, yargı sisteminin geldiği çukuru gösteriyor.
*Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden Boğaziçi Üniversitesi’nin mezuniyet töreninde, sırf fotoğraf çektirmeyi reddettiği için bir öğrencinin diplomasını alabilmek adına milyonların gözü önünde verdiği utanç verici mücadele.
*Stand-up gösterisinin ardından komedyen Deniz Göktaş’ın arkadan kelepçelenerek cezaevine gönderilme komedisi…
Hepsi aynı fotoğrafın parçaları.
Uluslararası raporlar da aynı gerçeği söylüyor.
*Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 143 ülke arasında 118’inci sıradayız.
*Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke içinde 159’uncuyuz.
*Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde 182 ülke arasında 124’üncü sıradayız.
*Freedom House ise Türkiye’yi bir kez daha “Özgür Değil” kategorisinde değerlendiriyor.
Asıl ironi ne, biliyor musunuz?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Zafer Sırakaya, Avustralya temasları kapsamında “Uluslararası Demokratlar Birliği“nin Melbourne Ofisi‘nin açılışını yapıyor.
Ulusal demokrasinin canına okudular.
Şimdi ise adını “Uluslararası Demokratlar Birliği” koymuşlar.
Demokrasiyi kendi ülkesinde iğdiş edip boğanların, şimdi onu dünyaya ihraç etmeye kalkışması başlı başına bir ironidir.
İkiyüzlülük ve komedi bununla da bitmiyor.
Filistin için ortalığı ayağa kaldıranlar, İsrail’e ve Netanyahu’ya her türlü askerî ve lojistik desteği veren Trump, Ankara’da kırmızı halıyla karşılanırken susuyor. “Dünya Lideri” Erdoğan’ın atlı-mehterli karşılamasına, uçak merdivenindeki samimi kucaklaşmasına “rejimin Starbucks mücahitleri” tek kelime edemedi
Gerçi suç bunlarda değil; bu münafıklara inanıp çanak tutanlarda.
AKP-MHP rejiminin bilhassa son on yılın sonunda demokrasiyi getirdiği noktayı belki de en iyi anlatan bir kıssayla bitirelim yazıyı.
Öğretmen öğrencilerine,
“Ailenize sorun; demokrasi nedir, ülkeye katkısı ve önemini öğrenip yarın anlatın.”der.
Çocuk eve gider, babasına demokrasinin ne olduğunu sorar.
Baba:
“Evi geçindiriyorum para kazanıyorum; bu nedenle ben liberalim.
Evdeki hizmetçimiz işçi sınıfıdır.
Annen devlet, sen ise halksın yavrum.
Beşikteki kardeşin ise geleceğimizdir.” der.
Çocuk odasına döner düşünmeye başlar.
Gece yarısı evde bir gürültü patırtı duyar.
Çocuk bakar ki, hizmetçi, su verirken, yanlışlıkla bardağı düşürdüğü için babası tarafından dövülmekte.
Yardım talep etmek için anneye koşar.
Devlet Ana, rahat koltuğunda kahvesini içmekte, yaşananlar umrunda bile değil.
Diğer odada ağlayan kardeşinin yanına gider.
Ailenin yani memleketin gelecği olan kardeşi, beşiğinde altına kaçırmış ağlayıp sızlıyor, kaderine terk edilmiş halde.
Sabah olduğunda babası büyük bir edayla evlada sorar:
“Demokrasi konulu kompozisyonunu yazdın mı oğlum?”
Çocuk şu cevabı verir:
“Babacığım, ne senin anlatmana da benim yazmama gerek kalmadı. Dün gece demokrasinin ne menem bir şey olduğunu, nasıl işlediğini ve nasıl uygulandığını gördüm.
Liberalin işçiyi ezdiğini, devletin seyirci kaldığını, halkın çaresiz bırakıldığını ve geleceğin pislik içinde nasıl debelendiğini gözlerimle gördüm.” Ülkedeki demokrasi de aynın bu. e.cansever@zamanaustralia.com.au













