Bu coğrafyada, aklımızın erdiği yılları ve bizden önceki dönemleri hesaba kattığımızda, neredeyse bir asırdır zehir gibi saçılan bazı kelimeler hiç eksik olmadı.
Kelimeler aynı…
Yaftalar benzer…
Gasp, baskı, tehdit, sindirme, tasfiye, yağma, talan, keyfilik, hukuksuzluk, adaletsizlik, fişleme, gözaltı, tutuklama, sürgün, el koyma ve yıldırma…
Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne farklı iktidarlar döneminde bu zehirli dilin farklı biçimleri kullanıldı. Sadece kullanan ağızlar değişti; her dönemde başka bir muktedir sahne aldı.
Gariptir; dayağı yiyen de bu düzeni alkışlayan da yine bu toprakların insanı oldu. Vatandaşına vatandaş gibi değil, sürekli bir “iç düşman” gibi bakan anlayış bir türlü kaybolmadı.
6–7 Eylül pogromunun üzerinden 71 yıl geçti.
Peki ne olmuştu 71 yıl önce?
İstanbul’da başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve diğer azınlıkların evleri, iş yerleri, kiliseleri, okulları ve mülkleri hedef alındı. “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı” manşeti adeta kan damlattı; kin ve nefreti sokağa ekti.
Kimi kaynaklara göre 4 bin 214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, iki manastır, bir sinagog ve 26 okul dahil 5 binden fazla mekân tahrip edildi.
Fakat bütün bu rakamların anlatamadığını, dükkânı yağmalanan bir Rum esnafın birkaç kelimesi anlatıyor:
“En çok dükkânıma ilk taşı atan Fırıncı Yusuf ağırıma gitti. Komşuyduk, sabahları tavla oynardık…”
Belki de bütün mesele burada gizli.
71 yıl önce ülkenin hâli ve pürmelali buydu.
Aradaki 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, muhtıraları atlayıp takvimi 25 yıl ileri saralım.
12 Eylül 1980’de bu kez tanklar sokağa çıktı. Darbe yalnızca demokrasiyi askıya almadı; ülkenin gençlerinin, aydınlarının, öğrencilerinin, öğretmenlerinin ve düşünen beyinlerinin üzerinden bir silindir gibi geçti.
Yaklaşık 650 bin insan gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 517 kişi hakkında idam cezası verildi, 50 insan asıldı. 171 kişinin işkence sonucu öldüğü belgelendi; 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, en az 30 bin insan siyasi mülteci olarak ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
Kimi özgürlüğünü, kimi gençliğini, kimi memleketini, kimi hayatını kaybetti.
12 Eylül’ün bilançosu; parçalanmış ailelerin, yarım kalmış hayatların ve bir valize sığdırılmış memleketlerin ortak hafızasıydı.
Aradan 46 yıl geçti.
Peki sopa kırıldı mı?
Hayır.
Sadece el değiştirdi.
6–7 Eylül’de insanların evleri, dükkânları, malları yağmalanıyordu.
Bugün gasp başka bir boyutta:
Sandık gaspı…
Üsküdar’da halkın sandıkta verdiği irade; tutuklamalar, parti değiştirmeler ve yeniden yapılan belediye başkanvekilliği seçimiyle tartışmanın merkezine oturdu. Seçilmiş Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklandı, görevinden uzaklaştırıldı. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor yaşananları “açık bir iktidar gaspı” olarak nitelendirdi.
İnsan ister istemez soruyor:
71 yılda ne değişti?
Dün vitrin kırılıyordu, bugün sandığın iradesi kırılıyor.
Dün dükkâna el konuluyordu; bugün seçmenin verdiği yetkinin el değiştirmesi tartışılıyor.
Daha da ibret verici olanı şuydu: Akşam belediyeyi gasp ettiler, sabah Aziz Mahmud Hüdayi Türbesi’ne gidip şükür secdesine kapandılar. Siyasi iktidar hırsının dinî sembollerle bu ölçüde iç içe geçirilmesi, yaşanan kirlenmeyi daha da ağırlaştırıyordu.
“Cübbeli Ahmet” olarak bilinen ve rejimin kirli işlerini dinî söylemle aklama konusunda adeta her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşen Ahmet Mahmut Ünlü de, “Üsküdar’da feraha gark olduk, İBB’yi de aynı şekilde alırız inşallah” sözleriyle bu tabloya destek verdi.
Siyasi gaspı şükür secdesiyle, hukuksuzluğu duayla, iktidar hırsını din sosuyla örterek kirlenmişliği görünmez kılmaya çalıştılar.
İşte insanın canını yakan tam da burası.
71 yıl önce Rumların, Ermenilerin malının mülkünün yağmalanmasına “millî” duygularla ortak olanlar vardı; bugün sandıkta alınamayan bir belediyenin bu şekilde el değiştirmesini “Millî Müslümanların fethi” gibi görenler var.
Dünün “millî” öfkesi başka, bugünün “millî ve dinî” söylemi başka…
Peki gaspı meşrulaştıran zihniyet ne kadar değişti?
Üstelik yağma ve el koyma hafızası da yalnızca 71 yıl öncesine ait değil.
15 Temmuz’un ardından, insanların yarım asrı aşan bir sürede alın teri, helal imkânları ve büyük fedakârlıklarıyla kurduğu Hizmet Hareketi’ne ait veya hareketle bağlantılı olduğu gerekçesiyle hedef alınan okullar, yurtlar, vakıflar, şirketler ve diğer kurumlar kapatıldı, devredildi ya da bunlara el konuldu.
On yılların emeği, birikimi ve fedakârlığı kısa sürede dağıldı.
Sanki Fırıncı Yusuf hiç kaybolmamıştı.
Sadece elindeki taşın şekli, hedef aldığı vitrin ve arkasına sığındığı gerekçe değişmişti.
Mesele yalnızca mal, mülk ve sandık da değil.
46 yıl sonra, 7 Eylül 2026 sabahı Datça açıklarında bu kez bir tekne durduruldu.
Adı, kaderin acı bir ironisi gibi:
“Peter Pan 1…”
Teknede dokuz yetişkin, iki çocuk ve kaptan vardı. Aralarında KHK’lı bir zabıt kâtibi, öğretmenler, tekniker ve yurt yöneticisinin de bulunduğu; Hizmet Hareketi bağlantısı gerekçesiyle haklarında soruşturma veya dava bulunan insanlar ülkelerini terk etmeye çalışıyordu.
Dün siyasi mültecinin elinde bir bavul vardı; bugün Ege’nin karanlığında bir tekne var.
Sürgünün vasıtası değişiyor; duygusu değişmiyor.
Ve dönüp dolaşıp yine Fırıncı Yusuf’un attığı o ilk taşa geliyoruz.
Çünkü zulmün en korkunç tarafı yalnızca muktedirin emri değildir.
Komşunun o emre gönüllü olmasıdır.
Dün Fırıncı Yusuf, Rum komşusunun vitrinine taş attı.
12 Eylül’de bir başkası komşusunu fişledi.
15 Temmuz’un ardından başkaları, yıllarca komşuluk ettiği, iyilik gördüğü Hizmet mensuplarını devlete ihbar etti; mallarına ve kurumlarına el konulmasını alkışladı.
Bugün de birileri seçilmiş insanların tutuklanmasını, insanların işinden edilmesini, malına el konulmasını, ülkesinden kaçmasını veya sandıkta kazandığı belediyenin elinden alınmasını alkışlıyor.
71 yıldır elimizdeki taşın şekli değişiyor; fakat onu birbirimize atma alışkanlığımız değişmiyor.
Ve madem söze “Atı çalan Üsküdar’ı geçti” diye başladık, tarihin küçük bir cilvesini hatırlamadan bitirmeyelim.
30 Temmuz 2003’te, Başbakanlığının henüz ilk aylarında Erdoğan, Bayrampaşa’da “Cihan” adlı ata binmişti. At huysuzlandı ve birkaç saniye sonra Erdoğan’ı sırtından attı.
Aradan 23 yıl geçti…
O mübarek at bile onu sırtında birkaç saniyeden fazla taşımadı; bu millet ise 23 yıldır taşıyor.
Tarihin ironisi mi dersiniz, atın feraseti mi, bilmem…
Ama şu kesin:
Atı çalan Üsküdar’ı geçti; lakin onu sırtında birkaç saniye bile taşımaya tahammülü olmayan “Cihan” gibi, bu millet de bir gün silkelenip yükünü sırtından atar. e.cansever@zamanaustralia.com.au











