• ANA SAYFA
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
  • DÜNYA
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
  • ZULÜM GÜNLÜĞÜ
  • VİDEO HABERLER
  • DİĞER
    • UZAK DOĞU
    • AVRASYA
    • AVRUPA
    • AMERİKA
    • AİLEM
    • TEKNOLOJİ
    • KONUK YORUM
No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
  • DÜNYA
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
  • ZULÜM GÜNLÜĞÜ
  • VİDEO HABERLER
  • DİĞER
    • UZAK DOĞU
    • AVRASYA
    • AVRUPA
    • AMERİKA
    • AİLEM
    • TEKNOLOJİ
    • KONUK YORUM
No Result
View All Result
No Result
View All Result
Home Manşet

Dünya Kupası’nın unutulmaz golcüsü Hakan Şükür:“Malımı, mülkümü, alabilirler ama değerlerimi asla alamazlar”

Haziran 30, 2026
in Manşet, RÖPORTAJ, Uncategorized
5
Görüntüleme
Facebook'da PaylaşTwitter'da Paylaş

 

BU HABERLER İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti

Deniz Göktaş: Başka ülkede stand-up yapma planım yok

Brezilya 90+6’da Japonya’yı yıktı, turu geçti: Japonya gözyaşları ile evine döndü

Türkiye futbolunun unutulmaz golcülerinden Hakan Şükür, gazeteci Bülent Korucu’nun hazırlayıp sunduğu APOLİTİK programına konuşarak; “İnsanlar isimlerin peşinden değil; insanlığın, ahlakın ve doğru fikirlerin peşinden gitmeli. Hayatta önemli olan kişiler değil, değerlerdir. Ben hiçbir zaman isimlerin peşinden koşan biri olmadım. Hayatım boyunca fikirlerin, insanlığın ve ahlakın peşinden gitmeye çalıştım.”dedi.

Enes Cansever- ZAMAN Avustralya

2026 Dünya Kupası heyecanının yaşandığı, unutulmaz goller ve efsanevi skorların yeniden konuşulduğu günlerde, Dünya Kupası tarihinin en hızlı golüne imza atan efsane futbolcu Hakan Şükür bu kez futbol kariyerinden çok, o başarıyı inşa eden hayat hikâyesini anlatarak; “ Hakan Şükür, APOLİTİK programında kariyerinden çok kendisini ayakta tutan değerleri anlattı: “İnsanın elinden malını, makamını, şöhretini alabilirler; ama çocukluğunda ailesinden aldığı terbiyeyi ve insanlığını alamazlar.”dedi. Sakarya sokaklarında başlayan çocukluğu, stadyumlarda su, simit ve çekirdek satarak kazandığı ilk harçlıklar, ailesinden aldığı terbiye, ilk kramponunu alış hikâyesi, futbolun zirvesine uzanan yolculuğu, Amerika’daki yeni hayatı ve son on yılda yaşadığı zorlu süreçleri ve hatırları anlatan Şükür, çalışmanın değeri, aile, çocuk eğitimi, ahlak, insan yetiştirmek, gurbet, dostluk, inanç ve hayata bakış gibi birçok konu samimi hatıralarla anlattı. Hakan Şükür; babasının disiplinini, annesinin fedakârlığını, futbolculuk yıllarında yaşadığı unutulmaz hatıraları ve bugün gençlere vermek istediği mesajları da ilk ağızdan paylaştı.

 

İşte Hakan Şükür’ün APOLİTİK Kanalına verdiği cevaplar şöyle:

ÇOCUKLUK YILLARI VE İLK HAYAT MÜCADELESİ

Bugün milyonlar sizi Türkiye futbolunun efsane isimlerinden biri olarak tanıyor. Ancak o şöhretli yılların öncesinde nasıl bir çocukluk vardı? Hakan Şükür’ün hikâyesi nerede başladı? Futboldan önce nasıl bir hayatınız vardı?

Çocukluk yıllarım aslında çok fazla bilinmiyor. İnsanlar beni daha çok futbol sahalarında tanıdı. Oysa o günlerden önce yaşadığım çocukluk, gençlik yılları, aile hayatımız ve yaşadığımız tecrübeler bugünkü Hakan Şükür’ü oluşturan en önemli dönemlerdi.

Bu programı o yüzden önemli görüyorum. Çünkü yaşadığım hiçbir şeyi saklamadan, olduğu gibi anlatıyorum. Çocukluğumun saflığını, yaptığım hataları, doğruları, güzellikleri ve Allah’ın bize nasip ettiği hayat yolculuğunu paylaşmak istiyorum.

Bir şeyi özellikle söylemek isterim. İnsanlar isimlerin peşinden değil; insanlığın, ahlakın ve doğru fikirlerin peşinden gitmeli. Hayatta önemli olan kişiler değil, değerlerdir. Ben hiçbir zaman isimlerin peşinden koşan biri olmadım. Hayatım boyunca fikirlerin, insanlığın ve ahlakın peşinden gitmeye çalıştım.

Futbol sahalarına ilk adımınız futbolcu olarak değil, çalışan bir çocuk olarak olmuş. Stadyumlarla tanışmanız nasıl başladı?

Çalışmayı her zaman çok sevdim. Bugün de aynı düşüncedeyim. Hayat bana çok farklı tecrübeler yaşattı ama çocukluğumdan kalan çalışma alışkanlığım hiç değişmedi.Babam da dayım da eski futbolcuydu. Ben de Sakaryaspor altyapısında oynuyordum. Hafta sonları maç olduğunda stadyum benim için sadece futbol oynanan bir yer değildi; aynı zamanda çalıştığım yerdi.

Sıcak yaz günlerinde tribünlerde su sattım.

Çekirdek sattım.

Simit sattım.

Gazete kâğıtlarından küçük kese kâğıtları yapıp taraftarlara satmaya çalıştım.

O yaşlarda harçlığımı kazanmanın mutluluğunu yaşıyordum.

Bir taraftan da maçları izliyor, futbolcuları yakından görüyordum.

Henüz çocuk yaşta çalışmak size neler kazandırdı? Bugün geriye dönüp baktığınızda o yılları nasıl hatırlıyorsunuz?

Stadyumlarda sadece satış yapmıyorduk. O yıllarda saha kenarında top toplayıcılığı da yaptım. Altyapıda oynayan çocuklar için bu büyük bir heyecandı. Hem futbolculara yakın oluyorduk hem de küçük de olsa harçlık kazanıyorduk.

Her zaman sıra gelmezdi. Çok çocuk vardı.

Ama beklemek de sabretmeyi öğretiyordu.

Okul dönemlerinde de boş durmazdım.

O günün şartlarında hem aile bütçesine katkı sağlıyor hem de kendi harçlığımı çıkarıyordum. Bugün dönüp baktığımda bunların hiçbirini yokluk olarak görmüyorum. Hayatın bana verdiği en büyük eğitimlerden biri olarak görüyorum.

Stadyumlarda çalışırken bir yandan da top toplayıcılığı yaptınız. O günlerde sahaya bakarken neler hissediyordunuz? Kendinizi bir gün o formayı giyerken hayal ediyor muydunuz?

Elbette o atmosferin içinde olmak başlı başına büyük bir heyecandı. O dönemlerde beden terbiyesine bağlı olarak görev yapan top toplayıcı çocuklar vardı. Altyapıda oynayan çocuklar için bu çok önemliydi. Şehrin takımını, futbolcuları yakından görüyorduk. Oyun devam ederken saha kenarında topları topluyor, maçın bir parçası oluyorduk. Bundan da küçük bir harçlık kazanıyorduk ama her zaman sıra gelmiyordu. Çünkü bizim gibi bekleyen çok çocuk vardı. Yine de o bekleyiş bile insana sabretmeyi öğretiyordu.

Çocuk yaşta günlük hayatın içinde de çalıştınız. Okul yıllarınız nasıl geçiyordu?

O dönemlerde okul sistemi sabahçı ve öğlenci şeklindeydi. Eğer sabahçıysam akşamları, öğlenciysem sabahları çalışıyordum. Resul Dayı’nın fırınından simit alır satardım. İzmit Caddesi’nde de simit aldığım başka bir yer vardı. Amacım sadece harçlık kazanmaktı. Annem de evde kaymak hazırlardı. Simitle birlikte onu da satardım. O zamanlar simitle kaymak çok güzel giderdi.

 Okul yıllarımızın en önemli yiyeceklerinden biriydi. Ticarete çok küçük yaşlarda başladım. Hem harçlığımı kazanıyordum hem de bundan keyif alıyordum. İnsanlarla iletişim kuruyor, sosyal oluyordum. Yaz tatillerinde babamın tanıdığı tamircilerde de çalıştım. Arabaların altına girer, ustaların ne yaptığını izlerdim. Bir meslek öğrenmeye çalışırdım. Bunların hepsi benim için çok kıymetli tecrübelerdi.

Geriye dönüp baktığınızda o çocukluk yıllarını nasıl değerlendiriyorsunuz? O günler size ne kazandırdı?

Ben gerçekten çok güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum.

Bugünün çocuklarına baktığım zaman bunu daha iyi anlıyorum.

Hayatı yaşayarak öğrendik.

Çalışmayı öğrendik.

İnsanlarla iletişim kurmayı öğrendik.

Sorumluluk almayı öğrendik.

Şimdi Amerika’da da bunu görüyorum. Çocuklar kimin oğlu, kimin kızı olduğuna bakılmaksızın çalışıyor. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyorlar. İşte ben de Allah’ın takdiriyle çocukluğumdan itibaren buna hazırlanmışım.Bugün yaşadığım bütün zorluklara rağmen çalışmaktan hiçbir zaman kaçmadım. Çünkü bu alışkanlığı çocuk yaşta kazandım.

Amerika’da çocuklarınızın da benzer bir çalışma kültürü içinde yetişmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kesinlikle öyle.

Burada çocuklarımdan da bunu görüyorum.

Geçmişte benim yaşadığım zorluklar vardı ama o zorluklar aslında çok güzel tecrübelerdi. Bugün onları büyük bir özlemle çocuklarıma anlatıyorum.

Burada üniversiteye veya iş hayatına hazırlanırken sadece diploma yeterli görülmüyor.

Bir özgeçmiş hazırlıyorsunuz.

Orada sadece okul bilgileri yer almıyor.

“Gitar çalıyorum.”

“Piyano çalıyorum.”

“Şurada çalıştım.”

“Şu tecrübeleri edindim.”

Bütün bunlar büyük önem taşıyor.

Mesela büyük kızım öğretmen yardımcılığı sertifikası aldı. Daha sonra okulda çalışmaya başladı. Orada hem çocuklarla hem de ailelerle çok güzel ilişkiler kurdu.

Bu ilişkiler sayesinde benim futbol kamplarıma öğrenciler geldi. Çok farklı mesleklerden, çok değerli insanlarla tanışma fırsatı bulduk.

İnsan ilişkileri açısından bunun ne kadar kıymetli olduğunu yaşayarak gördük.

FUTBOL’UN YANINDA, BOKS, GÜREŞ VE YÜZME GİBİ SPORUN DEĞER DALLARIYLA DA MEŞGUL OLDUM

Çocukluk yıllarınızda sadece çalışmadınız; sporun birçok farklı dalıyla da ilgilendiniz. O yıllar sizi nasıl şekillendirdi?

Çocukluğum gerçekten çok hareketli geçti. Futbolun yanında boks antrenmanları yaptım. Profesyonel olarak boks yapmadım ama antrenmanlarını yaptım. Güreşle ilgilendim. Sapanca Gölü kıyısında büyüdüğüm için yüzmeyi çok iyi öğrendim.Folklor oynadım. Çerkez oyunları başta olmak üzere yöresel oyunların içinde bulundum. Bizim kültürümüz gerçekten çok zengindi. Okuldan sonra ya da yaz aylarında sürekli farklı faaliyetlerin içinde olurduk.Bugün geriye dönüp baktığımda bunların her birinin karakterimin oluşmasında önemli bir yeri olduğunu görüyorum.

O yılların stadyum kültürünü bugünkü statlarla kıyasladığınızda neler söylemek istersiniz?

Ben çocukluğumu stadyumlarda geçirdim.

O dönemin stadyumları sadece maç oynanan yerler değildi. Tribünlerin altında farklı amaçlarla kullanılan salonlar vardı.

Bir odada boks yapılırdı.

Bir odada güreş çalışılırdı.

Başka bir bölümde folklor ekipleri prova yapardı.

Gençler ve çocuklar günün büyük bölümünü buralarda geçirirdi.

Milletvekilliği yaptığım dönemde yeni statlar inşa edilirken bunu defalarca dile getirdim. O günün Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a da aynı düşüncelerimi anlattım.

“Stadyumlar sadece iki haftada bir maç oynanan yerler olmasın.” dedim.

“Gençlerin her gün gelip spor yapacağı, kültürel faaliyetlerde bulunacağı yaşam alanlarına dönüşsün.” diye önerilerde bulundum.

Herkes bunun güzel bir fikir olduğunu söyledi ama maalesef uygulamada aynı anlayış devam etti.

Bugün çok modern statlarımız var ama çoğu zaman sadece maç oynandığında kullanılan, büyük maliyetleri olan yapılar hâline geldiler.Oysa spor tesisleri günün her saatinde çocukların ve gençlerin hizmetinde olmalı.

Yalnızca sporla değil, tiyatro ve kültürel faaliyetlerle de iç içe büyümüşsünüz, hazırladığınız gösterilerden biraz söz eder misiniz?

Sapanca Gölü kıyısında yazları çok güzel geçerdi.

Boş vakit geçirmek yerine arkadaşlarımızla sürekli bir şeyler üretmeye çalışırdık.

Bir gün eski bir dubayı tamir edip küçük bir sahne hâline getirdik.

Sonra yaş gruplarına göre çeşitli gösteriler hazırlamaya başladık.

Kütüphanelerden araştırmalar yapardık.

Nasreddin Hoca fıkralarını çalışırdık.

Kısa hikâyeler hazırlardık.

Bazen küçük tiyatro oyunları sahnelerdik.

Akşam olduğunda ailelerimizi davet ederdik.

Herkes gelir bizi izlerdi.

Bazen kitap ödülleri verilirdi.

Bazen aileler kendi imkânlarıyla küçük hediyeler hazırlardı.

Biz de büyük bir heyecanla sahneye çıkardık.

Bu faaliyetlerin size en büyük katkısı ne oldu?

Aslında o günlerde farkında olmadan hayatı öğrenmişiz.

Okumayı öğrendik.

Araştırmayı öğrendik.

Toplum önünde konuşmayı öğrendik.

Birlikte üretmeyi öğrendik.

Takım olmayı öğrendik.

Bugün insanların en büyük eksiklerinden biri birlikte hareket edebilmek.

O günlerde ise paylaşmanın bereketini yaşıyorduk.

Şimdi çocuklarıma o günleri anlattığımda hayret ediyorlar.

“Baba, ne kadar güzel bir çocukluk yaşamışsın.” diyorlar.

Çünkü bizim çocukluğumuz ekran başında değil; sokakta, sahada, göl kenarında, kitapların ve arkadaşlığın içinde geçti.

SAKARYA SOKAKLARI KAREKTERİMİ İNŞAA ETTİ:

Bugün sizi dinleyen birçok kişi etkileyici konuşmalar yaptığınızı söylüyor. Sizce bunun temelinde ne yatıyor?

Kesinlikle öyle düşünüyorum.

İnsanlar bana bazen, “Çok güzel konuşuyorsunuz, çok güzel anlatıyorsunuz.” diyor.

Belki bunda okumanın payı vardır.

Ama bence asıl sebep hayatı yaşayarak öğrenmiş olmamız.

Çok farklı insanlarla bir arada olduk.

Futbol oynadık.

Basketbol oynadık.

Atletizm yaptık.

Folklor oynadık.

Yüzdük.

Akşam yatağa yattığımızda yorgunluktan nasıl uyuduğumuzu bilmezdik.

Bedenimiz yorulurdu ama zihnimiz canlı kalırdı.

İnsan çocuklukta ne kadar çok hayatın içinde olursa, yıllar sonra anlatacak o kadar çok hikâyesi oluyor. Benim bugün en büyük zenginliğim de çocukluk yıllarımda biriktirdiğim o hatıralardır.

Futbol kariyerinizde yaşadığınız büyük başarılar kadar çocukluğunuza ait hatıraları da sık sık anlatıyorsunuz, özel bir sebebi var mı?

Elbette var.

Futbol hayatım boyunca çok önemli başarılar yaşadım.

Çok önemli insanlarla tanıştım.

Bunlar elbette kıymetli.

Ama benim insanların en çok bilmesini istediğim dönem çocukluğum.

Çünkü beni Hakan Şükür yapan asıl dönem orası.

Stadyumlar…

Sakarya sokakları…

Esnaf…

Komşular…

Arkadaşlar…

Bütün bunlar benim karakterimi inşa etti.

Aslında bugün anlatmaya çalıştığım hikâye de tam olarak budur.

ÇOCUKLUĞUM BENİ HAYATA HAZIRLADI

Bugün geriye dönüp baktığınızda o çocukluk yıllarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Size en büyük kazanımı ne oldu?

Ben gerçekten çok güzel bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum.

Bugünün çocuklarına baktığım zaman bunu daha iyi anlıyorum.

Hayatı yaşayarak öğrendik.

Çalışmayı öğrendik.

İnsanlarla iletişim kurmayı öğrendik.

Sorumluluk almayı öğrendik.

Şimdi Amerika’da da bunu görüyorum. Çocuklar kimin oğlu, kimin kızı olduğuna bakılmaksızın çalışıyor. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyorlar. İşte ben de Allah’ın takdiriyle çocukluğumdan itibaren buna hazırlanmışım.

Bugün yaşadığım bütün zorluklara rağmen çalışmaktan hiçbir zaman kaçmadım. Çünkü bu alışkanlığı çocuk yaşta kazandım.

ÇOCUKLARIMIN DA AYNI KÜLTÜRLE YETİŞMESİNİ İSTİYORUM

Amerika’da çocuklarınızın da benzer bir çalışma kültürü içinde yetişmesini istediğinizi söylüyorsunuz. Bunun sizin için özel bir anlamı var mı?

Kesinlikle öyle.

Burada çocuklarımdan da bunu görüyorum.

Geçmişte yaşadığım zorluklar vardı ama o zorluklar aslında çocukluk dönemimin en güzel taraflarıydı. Bugün büyük bir özlemle onları çocuklarıma anlatıyorum.

Burada üniversiteye ya da iş hayatına hazırlanırken sadece diploma yeterli görülmüyor. Bir özgeçmiş hazırlıyorsunuz. İçine sadece okul bilgilerini yazmıyorsunuz.

“Gitar çalıyorum.”

“Piyano çalıyorum.”

“Şurada çalıştım.”

“Şu tecrübeleri edindim.”

Bütün bunlar büyük önem taşıyor.

Hayata hazırlayan tarafı da bu zaten.

Mesela büyük kızım öğretmen yardımcılığı sertifikası aldı. İngilizcesi yıllar içinde çok gelişti. Daha sonra okulda çalışmaya başladı. Çalıştığı çocuklarla ve onların aileleriyle çok güzel ilişkiler kurdu.

Bu ilişkiler sayesinde benim futbol kamplarıma öğrenciler geldi. Çok değerli insanlarla tanışma fırsatı bulduk. İnsanlık adına insanların birbirine nasıl destek olabileceğini yaşayarak gördük. Bu gerçekten çok hoşuma gidiyor.

Çocuklardan antrenman sonrasında size mektup yazmalarını istemenizin özel bir sebebi var mı?

Evet.

Ben çocuklardan mektup yazmalarını isterim.

Antrenmanı nasıl bulduklarını…

Neleri beğendiklerini…

Neleri geliştirmem gerektiğini…

Bana yazmalarını isterim.

Ben de onların yazdıklarına göre kendimi geliştiririm.

Aynı zamanda çocukların diliyle yazılmış İngilizceyi okumak bana dil açısından da çok katkı sağlıyor.

Diğer çocuklarım da çalışıyor.

Okul saatleri dışında…

Yaz dönemlerinde…

Hepsi bir iş yapıyor.

Kendi harçlıklarını çıkarıyorlar.

Eve katkıda bulunuyorlar.

Bu bana bizim eski imece kültürümüzü hatırlatıyor.

Ben de çocukken aynı şeyleri yaşadım.

Ailece zor günleri paylaşmayı, birlikte mücadele etmeyi öğrendik.

Bugün yaşadığımız sıkıntılar arasında çocuklarımın bunları yaşayarak öğrenmesini aslında ayrı bir nimet olarak görüyorum.

Çünkü ne kadar anlatırsanız anlatın…

İnsan yaşayarak öğreniyor.

Arkadaşlarının da çalıştığını görüyorlar.

Çok zengin ailelerin çocuklarının bile kafelerde, restoranlarda çalıştığını görüyorlar.

Bu çok güzel bir kültür.

Hem insan tanıyorlar.

Hem iş öğreniyorlar.

Hem de ileride yapmak istedikleri meslek için çok güzel tecrübeler kazanıyorlar.

 

ÇOCUKLUĞUM BANA HAYATI ÖĞRETTİ

Çocukluk yıllarınızda stadyumlarda kullandığınız gazete kâğıtlarından yaptığınız ilginç hatırlar var, onları biraz anlatırmısınz?

Gazete kâğıtlarından küçük keseler yapardık.

Hem çekirdek koyardık hem de insanlar onları şapka gibi kullanırdı.

Eski gazete ve defterlerden konfeti yapardık.

O günün şartlarında kendi imkânlarımızla üretmeye çalışıyorduk.

Aslında çocuk aklıyla sürekli yeni şeyler düşünüyorduk.

Bugün sık sık eski stadyumları özlemle anlattığınızı görüyoruz. Size göre o stadyumları bugünkülerden ayıran en önemli özellik neydi?

Ben bunu milletvekilliği yaptığım dönemde de çok söyledim.

Ali Babacan da buna şahittir.

Yeni statlar yapılırken söyledim.

Ben çocukluğumu stadyumlarda geçirdim.

O statların tribünlerinin altında farklı odalar vardı.

Bir yerde boks yapılırdı.

Bir yerde güreş çalışılırdı.

Başka bir yerde folklor ekipleri çalışırdı.

Gençler ve çocuklar gün boyunca oralarda spor yapardı.

Bugün ise stadyumlar iki haftada bir maç oynanan, bakımı çok zor ve çok masraflı tesislere dönüştü.

Oysa benim hayalim farklıydı.

Stadyumlar sadece maç oynanan yerler değil…

Çocukların her gün spor yaptığı…

Gençlerin kendini geliştirdiği…

Yaşayan merkezler olmalıydı.

Maalesef bu düşünce hayata geçirilemedi.

İLK KRAMPONUMU HİÇ UNUTMADIM

Çocukluk hayallerinizden biri de ilk futbol ayakkabınızı alabilmekti. O hikâyeyi bugün bile aynı heyecanla anlatıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Adapazarı’nda Şengülspor adında bir spor mağazası vardı.

Babamın Kosova’dan arkadaşı Ramiz Amca oradaydı.

Biz Balkan Türküyüz.

Babamın Yugoslavya’daki çocukluk arkadaşıydı.

Zaman zaman dükkânına giderdik.

Vitrine bakardım.

O dönem “Injection” marka kramponlar gelirdi.

Vitrinde onları görünce hayran kalırdım.

İçimden, “Bir gün ben de bunu alacağım.” derdim.

Harçlık biriktirmeye çalışıyordum.

Ramiz Amca bunu fark etmişti.

Bir gün bana, “Ne kadar paran var?” diye sordu.

Ben de elimde ne varsa söyledim.

“Aslında bu yetmez.” dedim.

O da bana gülümsedi.

“Sen ver bakalım ne kadarın varsa.” dedi.

Kramponu bana değerinin çok altında verdi.

Allah rahmet eylesin.

İlk kramponumu onun sayesinde aldım.

Benim için unutulmaz bir hatıradır.

BABAM ÇOK ZEKİ OLMASINA RAĞMEN BUGÜN YAŞATILANLARDAN DOLAYI DEMANS RAATSIZLIĞINA YAKALANDI

Ramiz Amca’nın dükkânına sadece krampon bakmaya gitmiyordunuz. Aynı zamanda babanızın çocukluğunu da ondan dinliyordunuz, galiba?

Evet.

Bu benim için çok kıymetliydi.

Babamın çocukluğunu ondan dinlerdim.

Kosova’daki yıllarını anlatırdı.

“Baban Fransızca derslerinde çok başarılıydı.”

“Hiç çalışmadan sınavları geçerdi.”

“Çok zeki bir çocuktu.”

Bunları büyük bir hayranlıkla dinlerdim.

Şimdi düşünüyorum da…

Babama son yıllarda yaşatılanları görünce insanın içi acıyor.

Şu anda demans hastası.

İzleyenlerden dua bekliyorum.

İnsan bazen çocuklukta dinlediği güzel hatıralarla bugünkü yaşananları yan yana koyunca çok farklı duygular hissediyor.

İlk kramponunuzu aldıktan sonra futbol hayalleriniz daha da büyüdü mü?

Elbette.

Sonra daha kaliteli ayakkabılar gördük.

Sakaryaspor’a çok önemli futbolcular geliyordu.

Oğuz Çetin gibi isimleri izliyorduk.

Bütün bunlar bizi heyecanlandırıyordu.

Ama benim en büyük zenginliğim hiçbir zaman ayakkabılar olmadı.

O dostluklar oldu.

O arkadaşlıklar oldu.

Bugün hâlâ çocukluk arkadaşlarımla görüşüyorum.

Şöhretten sonra tanıştığınız insanlarla çocukluk arkadaşlarınız arasında çok büyük fark var.

Ben bu açıdan kendimi gerçekten şanslı hissediyorum.

Çünkü anlattığım bütün bu hatıralar yokluk hikâyesi değil.

Hayatın bana kazandırdığı güzelliklerin hikâyesidir.

O günlerde belki maddi imkânlarımız çok geniş değildi ama dostluğumuz vardı.

Mahallemiz vardı.

Komşuluğumuz vardı.

Paylaşmayı biliyorduk.

Bence insanın gerçek zenginliği de budur.

 

AİLEM BANA SADECE FUTBOLU DEĞİL, HAYATI DA ÖĞRETTİ

Ailenizin size kazandırdığı değerlerden de sık sık söz ediyorsunuz. Anne ve babanızın üzerinizdeki en büyük etkisi ne oldu?

Ben çocukken de aileme nasıl katkı sağlayabilirim diye düşünürdüm.

Evimizde gaz sobası vardı.

O sobanın gazını almak bile aile bütçesi açısından önemliydi.

O dönem mahalle bakkallarının gazete kâğıdına ihtiyacı olurdu.

Biz de bunu öğrenince arkadaşlarla birlikte mahalle mahalle dolaşırdık.

Evlerin kapısını çalardık.

“Eski gazeteniz, derginiz varsa alabilir miyiz?” derdik.

O yıllarda gazeteler çok okunurdu.

İnsanlar da bize verirdi.

Biz de bunları bakkallara satardık.

Kazandığımız parayla eve gaz alırdık.

Aile bütçesine küçük de olsa katkımız olsun isterdik.

Hazıra alışmayı değil…

Üretmeyi…

Çalışmayı…

Emek vermeyi öğretti.

 

AİLEMDEN ÖĞRENDİĞİM TÜM GÜZELLİKLERİ UYGULAMAYA ÇALIŞIYORUM:

Yaşadığınız bütün bu tecrübelerin aile hayatınızla nasıl bir bağı vardı?

Ailemizden çok şey öğrendik.

Zor zamanlar yaşadık.

Ama hiçbir zaman bunları yük olarak görmedik.

Benim ailem sosyal demokrat bir aileydi.

Dedem ise Bülent Ecevit’i çok severdi.

Sürekli “Karaoğlan” derdi.

Muhtemelen Kıbrıs Harekâtı’ndan dolayı içinde büyük bir sevgi vardı.

Çok temiz kalpli bir insandı.

Bugün hayatım boyunca ailemden öğrendiğim bütün güzellikleri uygulamaya çalışıyorum.

İnsanlar bazen bunları eski zamanların değerleri olarak görebilir.

Ama ben tam tersini düşünüyorum.

Keşke bugünün çocukları da o çocukluğu yaşayabilse.

Hayatın içine daha çok karışabilse.

Çünkü ben çocukluğumu dolu dolu yaşadım.

Hiçbir kaybıma üzülmedim.

Hayatta maddi kayıplar olur.

Para gider.

Mal gider.

Ama çocuklukta kazandığınız değerler sizden hiçbir zaman gitmez.

Babanızın size söylediği ve hiç unutamadığınız nasihatlerden unutmadığınız bir hatıra var mı?

Babam bana hep şunu söylerdi:

“Oğlum, cebindeki para hayalindeki paradan daha değerlidir.”

Hayal kurabilirsin.

Daha iyisini isteyebilirsin.

Ama önce işini en iyi şekilde yap.

Mesleğinde en iyi olmaya çalış.

Para zaten senin arkandan gelir.

Ben de hayatım boyunca bunu uygulamaya çalıştım.

“KİMSENİN PEŞİNDEN DEĞİL FİKİRLERİN PEŞİNDEN KOŞTUM”

Hayatınızın dönüm noktalarından biri de Hizmet Hareketi’yle tanışmanız oldu. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hizmet Hareketi’yle tanıştıktan sonra yıllardır bu harekete yönelik farklı bakış açıları olduğunu öğrendim.

Ama şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Ben hiçbir zaman kimsenin peşinden koşmadım.

Koşmam da.

Ben fikirlerin peşinden koşarım.

İnsan hayatında iz bırakan kişiler değil…

Fikirlerdir.

İnsanlıktır.

Ahlaktır.

Elbette hepimizin hataları olabilir.

Biz peygamber değiliz.

Evliya değiliz.

İnsanız.

Hata yapabiliriz.

Ama önemli olan hangi değerlerin peşinden yürüdüğünüzdür.

Benim için önemli olan;

Herkesin bir arada yaşayabileceği bir dünya hayaliydi.

İnsan yetiştirmekti.

Eğitime katkı sağlamaktı.

Ahlaklı insanlar yetişmesine destek olmaktı.

Bugün dönüp baktığımda bunların ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi görüyorum.

Farklı düşüncelere sahip insanların bir arada yaşayabilmesi konusunda da dikkat çekici değerlendirmeleriniz var.

Ben çocukluğumdan beri bunu gördüm.

Babam Fenerbahçeliydi.

Ben Galatasaraylı oldum.

Dedem Galatasaraylıydı.

Onunla maça giderdim.

Onun sevgisi bana geçti.

Ama bu hiçbir zaman aile içinde kavga sebebi olmadı.

Aynı ailede insanlar farklı takım tutabilir.

Farklı siyasi görüşe sahip olabilir.

Farklı düşünceleri olabilir.

Bunların hepsi normaldir.

Yeter ki insanlık ve ahlak ortak paydasında buluşabilelim.

Benim için önemli olan budur.

Çünkü insanlık ve ahlak, bütün dinlerin ve bütün peygamberlerin ortak olarak öğrettiği en temel değerlerdir.

İMKANIMIZ OLMADIĞI İÇİN, MHALLEMİZDEKİ ARKADIŞIMIN EŞOFMANIYLA İDMANI GİDERDİM:

Babanızı anlattığınız kadar annenizi de büyük bir sevgiyle anıyorsunuz. Hakan Şükür’ün bugünlere gelmesinde annenizin payı neydi?

Her anne gibi benim annem de çok fedakârdı.

Ben bütün anneleri öyle görüyorum.

Annelik duygusunun çok özel ve çok kıymetli olduğuna inanıyorum.

Ben altyapıda futbol oynarken imkânlarımız bugünkü gibi değildi.

Bazen antrenmana gidebilmem için Nuran Teyze’nin oğlu Selçuk abimden eşofman ya da spor malzemesini alırdım.

Evde beklerdim.

Acaba gelecek mi?

Acaba bugün antrenmana gidebilecek miyim?

Annem utana sıkıla Nuran Teyze’ye gider, o eşofmanları alıp getirirdi.

Ben antrenmana giderdim.

Antrenmandan sonra çamurun, toprağın içinde eve dönerdim.

Evde küçük bir çamaşır makinemiz vardı.

Markası “Sempati” idi.

Turuncu renkli küçük bir makineydi.

Annem o kirlenen kıyafetleri yıkardı.

Durulardı.

Kuruturdu.

Bir sonraki antrenmana yeniden hazır hâle getirirdi.

Ben o günleri hiç unutmadım.

İlk profesyonel paranızı kazandığınızda anneniz için yaptığınız ilk şeylerden biri de bir çamaşır makinesi almak olmuş galiba?

Bunu anlatırken bugün bile duygulanıyorum.

İlk para kazandığımda anneme ve babaanneme bir çamaşır makinesi aldım.

Altı ay kadar sonra babaannemin evine gittim.

Bir baktım…

Çamaşır makinesi olduğu gibi duruyor.

Üzerindeki kurdele bile sökülmemiş.

“Babaanne neden kullanmıyorsun?” diye sordum.

“Torunum aldı.” dedi.

“Kıyamadım.” dedi.

İnsan o gün bunu duyunca gerçekten çok etkileniyor.

Onların çocukluğu yokluk içinde geçmiş.

Yugoslavya yıllarını yaşamış insanlar.

O neslin emeğe verdiği değer bambaşkaydı.

BABAM SERTTİ, ANNEM ONU YUMUŞATIRDI

Babanızın disiplinli bir yapısı olduğunu anlatıyorsunuz. Anneniz ise o disiplinin içinde sizi koruyan isim miydi?

Evet.

Babam çok disiplinliydi.

Ben bazen kışın…

Çamurda…

Karda…

Antrenmana gitmek istemezdim.

Odama girer yatardım.

Babamın dükkâna çıkmasını beklerdim.

Ev küçüktü.

Bağ-Kur bloklarında oturuyorduk.

Onların konuşmalarını duyuyordum.

Babam anneme derdi ki:

“Nermin…

Hakan sabah antrenmana gidecek.

Öğleden sonra da dükkâna gönder.”

Annem ise hemen beni savunurdu.

“Niye Sermet?” derdi.

“İsteyerek geldiği zaman daha güzel çalışıyor.”

“Zorlamayalım.”

Onlar uyuduğumu sanırlardı.

Ben ise hepsini duyuyordum.

Annem beni hep korumaya çalışırdı.

Anneniz yalnızca sizi koruyan biri değil, aynı zamanda sizin ilk çalışma arkadaşınız gibiydi sanırım…

Kesinlikle öyleydi.

Annem evde bezeler hazırlardı.

Kaymak yapardı.

Poğaçalar yapardı, Mahallede dolaşıp satardım.

Bugün de annemle aramızdaki sevgi aynı şekilde devam ediyor.

Ama maalesef yaklaşık on yıldır birbirimizden çok uzağız.

GURBETİN EN ZOR TARAFI ANNE VE BABAYA SARILAMAMAK

Uzun yıllardır Türkiye’ye gidemiyorsunuz. Bu ayrılık en çok anneniz ve babanızla ilişkinizi nasıl etkiledi?

Bu bizim için en ağır tarafı.

Babamın hastalığı var.

Yurt dışına çıkamıyor.

Biz de ülkemize gidemiyoruz.

Onları göremiyoruz.

Bazen FaceTime üzerinden konuşuyoruz.

Annemin söylediği ilk cümlelerden biri hep şu oluyor:

“Allah bu FaceTime’ı çıkarandan razı olsun.”

Ama yaptığı buluş sayesinde bir anne oğlunu görebiliyor.

Bir baba evladıyla konuşabiliyor.

Bence insanlık adına yapılan en güzel işler bunlar.

Elbette hiçbir teknoloji sarılmanın yerini tutamaz.

Kokusunu duymanın yerini tutamaz.

Ama yine de birbirimizi görebilmek büyük bir nimet.

İnsan hayatının amacı da bence böyle faydalı işler yapmak olmalı.

İnsanlığa dokunan eserler bırakabilmek olmalı.

BABAMA YAPTIĞIM ŞAKALARI HİÇ UNUTAMAM

Çevreniz sizi sadece disiplinli biri olarak değil, aynı zamanda oldukça şakacı biri olarak da tanıyor. Hiç unutamadığınız bir hatıra var mı?

Galatasaray’da oynadığım ilk yıllardı.

O dönem futbolcularda araba merakı vardı.

Babam da Sakarya’dan antrenmanımızı izlemeye gelmişti.

Hava çok sıcaktı.

Sezon başı kampındaydık.

Tugay benim çok yakın arkadaşımdı.

Onun üstü açık, çok güzel bir spor arabası vardı.

Arabayı çok beğeniyordum.

Bir gün Tugay’a, “Birkaç günlüğüne arabayı bana ver de Adapazarı’na gideyim.” dedim.

Hiç düşünmeden verdi.

Babam kendi arabasıyla gelmişti.

Biz de arabaları değiştirdik.

Babam benim yanıma oturdu.

Üstü açık araba…

Hafif bir rüzgâr…

Sapanca yolunda gidiyoruz.

Bir süre sonra babam koltukta uyuyakaldı.

Ben de küçük bir şaka yapmak istedim.

Arabada koltuk ısıtma sistemi vardı.

Sessizce düğmeye bastım.

Bir süre sonra babam dönmeye başladı.

Oflayıp pufluyor.

Ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Ben de hiçbir şey olmamış gibi arabayı kullanıyorum.

Aradan on beş dakika geçti.

Bir baktım gömleği ter içinde kalmış.

Biz eve vardığımızda arabadan iner inmez,

“Bu nasıl araba böyle?” dedi.

“Üstü açık ama insanı pişiriyor.”

Sonra durumu anlattım.

“Koltuk ısıtmasını ben açtım.” dedim.

Beni evin önüne kadar kovaladı.

Tabii hepsi şakaydı.

Sonra birlikte göle girdik.

O gün hâlâ aklıma geldikçe gülerim.

 

“DÜNYA KARMASINDA OYNAYACAKSIN”

Babanızın size çocuk yaşta söylediği ve hiç unutamadığınız bir cümlesi var. O günü anlatır mısınız?

On iki yaşındaydım.

Köyler arası bir futbol turnuvası oynuyorduk.

Çok iyi bir maç çıkarmıştım.

Babam kenardan izliyordu.

Maçtan sonra birlikte eve doğru yürüyorduk.

Elini omzuma attı.

Çok mutluydu.

Bana döndü ve şöyle dedi:

“Oğlum…

Sen çok yeteneklisin.

Ama çok çalışırsan…

Bir gün Dünya Karması’nda oynayacaksın.”

O gün bu söz benim aklıma kazındı.

Çocuk yaşta duyduğum bu cümleyi hiç unutmadım.

Yıllar sonra gerçekten Dünya Karması’na defalarca davet edildim.

Bugün geriye dönüp baktığımda bunun sadece bir öngörü değil…

Bir baba duası olduğunu düşünüyorum.

Allah da bana bunu nasip etti.

Ama elbette çalışmadan hiçbir şey olmaz.

Başarınızın sırrını sadece yetenekte değil, çalışmakta gördüğünüzü sık sık söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Ben çocukluğumdan beri buna inanırım.

Bizim çocukluğumuzda “okunmuş pirinç” diye bir inanış vardı.

İnsanlar sınava girmeden önce okunmuş pirinç yerdi.

Ben duaya çok inanırım.

Ama çalışmadan edilen duaya inanmam.

Önce elinizden geleni yapacaksınız.

Çalışacaksınız.

Emek vereceksiniz.

Daha sonra Allah’tan yardım isteyeceksiniz.

Hiç çalışmadan sadece dua ederek başarılı olmayı beklemek doğru değil.

Ben çocuklarıma da hep bunu söylüyorum.

Duanın gücü.

Çalışmanın üzerine gelince anlam kazanır.

Hayatta da, spor da, eğitim de böyle.

İnsan önce üzerine düşeni yapmalı.

14 ŞUBAT’TA EŞİME EN BÜYÜK SÜRPRİZİ YAPTIM

Sizi yakından tanıyanlar, mizah yönünüzün çok güçlü olduğunu söylüyor. Eşinize 14 Şubat ‘sevgililer Gününde’ yaptığınız sürprizi neydi?

O olayın hazırlanışı aslında oldukça uzun ama mümkün olduğu kadar kısa anlatmaya çalışayım.

Eşim ikinci kızımıza hamileydi.

Biz de Galatasaray olarak Ankara deplasmanındaydık.

14 Şubat Sevgililer Günü’ydü.

Beyda bana sürpriz yapmak istemiş.

İstanbul’dan habersizce Ankara’ya gelmeye karar vermiş.

Uçak bileti almak için daha önce tanıdığımız hava yolu çalışanı bir arkadaşımızı aramış.

Fakat arkadaşımız bana söylememesi gerektiğini unutmuş.

Beni aradı.

Biraz sohbet ettikten sonra,

“Hakan Abi, bugün Beyda Abla bilet aldı galiba. Sana sürpriz yapacak.” dedi.

O anda her şeyi anladım.

Bu defa ben de ona karşı bir sürpriz hazırlamaya karar verdim.

 

İlk planınız neydi?

Önce Ankara’daki menajerimi aradım.

Beyda’nın havaalanından onu arayacağını biliyordum.

Daha sonra başka bir arkadaşımla buluştuk.

“Biz de ona sürpriz yapalım.” dedim.

Arabayla havaalanına doğru yola çıktık.

Aslında ne yapacağımıza tam karar vermemiştik.

Yolda giderken aklıma bir fikir geldi.

Karşı tarafta polis ekiplerini gördüm.

Bir ekip arabası…

Bir minibüs…

Yol kontrolü yapıyorlardı.

Hemen arabayı çevirip polislerin yanına gittik.

EŞİME POLİSLER DE ŞAKAYA ORTAK OLDU

Polisleri bu sürprize nasıl ikna ettiniz?

Arabadan indim.

Beni görünce hemen tanıdılar.

“Hakan Bey, buyurun.” dediler.

Ben de durumu anlattım.

“Eşim geliyor. Ona küçük bir sürpriz yapmak istiyorum.” dedim.

Hepsi gülmeye başladı.

“Nasıl yapacağız?” diye sordular.

Ben de eşimin bineceği aracın plakasını verdim.

“Geldiğinde bu arabayı durdurun.” dedim.

Hepsi kabul etti.

Sonra aklıma başka bir fikir geldi.

Polislerden birine,

“Üstündeki montu bana verir misin?” dedim.

Ben de kendi Galatasaray montumu ona verdim.

Polis montunu giydim.

Şapkasını taktım.

Gözlüğümü de taktım.

Ekip arabasının arka koltuğuna oturdum.

Kendimi gazeteyle gizledim.

Artık Beyda’nın gelmesini bekliyorduk.

Eşiniz havaalanından çıktıktan sonra neler yaşandı?

Bir süre sonra araba göründü.

Polisler planladığımız gibi aracı durdurdu.

Menajerim direksiyondaydı.

Beyda ise arka koltukta oturuyordu.

Polisler ehliyet ve ruhsat istedi.

Sonra,

“Arabada Hakan Şükür’ün eşi varmış. Hanımefendiyi de görelim.” dediler.

Menajerim biraz itiraz etti.

“Biz kampa yetişeceğiz.” dedi.

Ama polisler,

“Hanımefendi kimliğini göstersin.” diye ısrar etti.

Ben ekip arabasının içinde hepsini dinliyordum, sadece olanları izliyordum.

 

HAMİLE EŞİMİ POLİS ARABASINA GETİRDİLER

Beyda Hanım’ın o sıradaki tepkisi nasıldı?

Yedi aylık hamileydi.

Önce arabadan inmek istemedi.

Ama polislerden biri yanına gidip durumu anlatınca yavaşça arabadan indi.

Menajerim,

“Gelme, arabaya geri dön.” diyordu.

Ama polisler görevlerini yapıyormuş gibi davranıyordu.

Sonunda Beyda ekip aracına doğru yürümeye başladı.

Ben arka koltukta polis kıyafetiyle oturuyordum.

Hiç konuşmuyordum.

Hiç belli etmiyordum.

Tam ekip arabasının kapısını açtı…

İçeri baktı…

Ve beni gördü…

SÜRPRİZİN EN UNUTULMAZ ANI

Kapıyı açıp sizi polis kıyafetiyle karşısında görünce Beyda Hanım’ın ilk tepkisi ne oldu?

Önce donup kaldı.

Ne olduğunu anlamaya çalıştı.

Birkaç saniye bana baktı.

Sonra bir anda gülmeye başladı.

Ben de polis şapkasını çıkarınca işin şaka olduğunu anladı.

Oradaki bütün polisler de gülmeye başladı.

Benim için de unutulmaz bir hatıra oldu.

O gün polis arkadaşlar da bu güzel anıya ortak oldular.

Bugün hâlâ karşılaşsak eminim aynı olayı gülerek hatırlarız.

BABAMIN BANA BIRAKTIĞI EN BÜYÜK MİRAS ÇALIŞMAKTI

Bütün bu hatıraların ortak noktasına baktığınızda, babanızdan size kalan en büyük miras neydi?

Çalışmak…

Hiçbir zaman çalışmaktan vazgeçmemek…

Babam bana bunu öğretti.

Mesela çocukken apartmanın dördüncü katında oturuyorduk.

Komşularımız alışverişten gelirlerdi.

Babam bana derdi ki,

“Oğlum…

Komşunun elinde poşet görürsen hemen al.

Yukarı kadar sen taşı.”

Ben de alırdım.

Dördüncü kata kadar çıkarırdım.

Babam sonra bana şunu söylerdi:

“Hem iyilik yapıyorsun…

Hem de farkında olmadan idman yapıyorsun.”

 

AMERİKA’DA ÇALIŞMA KÜLTÜRÜNÜ YAKINDAN GÖRÜYORUM

Bugün Amerika’da yaşarken de aynı çalışma disiplinini gördüğünüzü söylüyorsunuz. Orada sizi en çok etkileyen ne oldu?

Sabah saat beşte hayat başlıyor.

İnsanlar işlerine gidiyor.

Erken çalışıyorlar.

Öğleden sonra ailelerine vakit ayırıyorlar.

Erken yatıyorlar.

Sağlıklı yaşamaya çalışıyorlar.

Elbette herkes böyle değil.

Bunu görünce çocukluğumu hatırlıyorum.

Biz de küçük yaşlardan itibaren çalışarak büyüdük.

DÜNYANIN NERESİNDE OLURSA OLSUN İNSANLIK KAZANMALI

Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar, zulümler ve acılar yaşanıyor. Bütün bunlara rağmen geleceğe umutla bakabiliyor musunuz?

Ben umutluyum.

Çünkü dünyanın her tarafında çok güzel insanlar görüyorum.

Filistin’de yaşananları görüyoruz.

Uygur Türklerinin yaşadıklarını görüyoruz.

Dünyanın birçok yerinde büyük acılar yaşanıyor.

Ama bunları değiştirecek insanlar da yetişiyor.

Gençlerde bunu görüyorum.

İnsanlık adına çalışan çok güzel gençlerle tanışıyorum.

Bence önemli olan güçlü olmak.

Ama o gücü sadece kendiniz için kullanmamak.

İnsanlık için kullanmak.

Asıl mesele bu.

MALINZI, MÜLKÜNÜZÜ HER ŞEYİNİZİ ELİNİZDEN ALABİLİR AMA DEĞERLERİNİZİ ALAMAZLAR:

Bugün geriye dönüp baktığınızda çocukluk yıllarınızdan size kalan en büyük miras nedir?

Her şeyinizi elinizden alabilirler.

 

Hayatta insanın elinden birçok şeyi alabilirler.

Malını…

Mülkünü…

Makamını…

Şöhretini…

Ama çocukluğunda kazandığı değerleri alamazlar.

Ailesinden aldığı terbiyeyi alamazlar.

İnsanlığını alamazlar.

Ben bugün ayakta durabiliyorsam…

Bunu çocukluğuma…

Anneme…

Babama…

Ailemden öğrendiğim değerlere borçluyum.

Hayatım boyunca da bunları korumaya çalışacağım.

Ben bugün yaklaşık beş yıldır çocuklara antrenörlük yapıyorum.

Bildiklerimi aktarmaya çalışıyorum.

En iyi bildiğim işi yapıyorum.

Hayatta bana kalan en büyük zenginlik de budur.

İnsan hangi şartlarda yaşarsa yaşasın, çocukluğunda kazandığı güzellikleri koruyabildiği sürece ayakta kalabiliyor.

 

ÇOCUKLARA FUTBOLDAN ÖNCE HAYATI ÖĞRETMEYE ÇALIŞIYORUM

Bugün profesyonel futbolu bıraktınız ama yine çocuklarla sahadasınız. Antrenörlük sizin için ne ifade ediyor?

Yaklaşık beş yıldır çocuklarla çalışıyorum.

Aslında futbol öğretmekten önce onlara hayatı öğretmeye çalışıyorum.

Çünkü futbol bir gün bitebilir.

Ama karakter…

Ahlak…

Disiplin…

Çalışkanlık…

Bunlar insanın ömür boyu yanında kalıyor.

Ben de çocuklara en iyi bildiğim işi öğretmeye çalışıyorum.

Onların sadece iyi futbolcu değil…

İyi insan olmalarını istiyorum.

Önce çalışın…

Sonra dua edin.

Ben hayatım boyunca bunu uyguladım.

Hiç çalışmadan başarı beklemek doğru değil.

Allah insana akıl vermiş…

İmkân vermiş…

Güç vermiş…

Önce bunları kullanacağız.

Sonra tevekkül edeceğiz.

Ben bunu hem kendi çocuklarıma hem de antrenman yaptırdığım bütün çocuklara anlatıyorum

Geriye dönüp baktığınızda “İyi ki…” dediğiniz en önemli şey nedir?

İyi ki çalışmışım.

İyi ki ailemin sözünü dinlemişim.

İyi ki çocukluğumu sokakta yaşamışım.

İyi ki insanların içinde büyümüşüm.

İyi ki sadece futbolu değil, hayatı öğrenmişim.

Bence insanın en büyük okulu çocukluğudur.

Benim en büyük öğretmenim de çocukluğum oldu.

GENÇLERE MESAJIM:İNSAN ÖNCE İYİ İNSAN OLMALI SONRA MESLEK GELİR

Sizi dinleyen gençlere, özellikle de sporcu olmak isteyen çocuklara son olarak neler söylemek istersiniz?

Hayalleriniz olsun.

Ama hayalleriniz kadar çalışın.

Hiç kimse emek vermeden başarılı olamaz.

Ailenizin kıymetini bilin.

Annenizin…

Babanızın…

Öğretmenlerinizin…

Size söylediklerini önemseyin.

İnsan önce iyi insan olmalı.

Sonra iyi sporcu…

İyi doktor…

İyi öğretmen…

İyi iş insanı…

Hangi mesleği yaparsanız yapın…

İnsanlığınızı kaybetmeyin.

Ahlakınızı kaybetmeyin.

Çünkü günün sonunda geriye kalan bunlar oluyor.

Ben bugün hayatıma dönüp baktığımda attığım gollerden önce…

Çocukluğumu…

Ailemi…

Bana emek veren insanları hatırlıyorum.

Beni ben yapan da aslında onlar oldu.

İNSAN HAYATTA İZ BIRAKMALI”

Bugün geriye dönüp baktığınızda, futbolun size kazandırdığı en büyük şey kupalar mı oldu, yoksa başka kazanımlar mı öne çıktı?

Hakan Şükür:

Elbette futbol bana çok güzel günler yaşattı.

Çok büyük başarılar kazandım.

Şampiyonluklar…

Kupalar…

Goller…

Bunların hepsi çok kıymetli.

Ama yıllar geçtikçe insan şunu daha iyi anlıyor.

Asıl önemli olan insanların hayatında nasıl bir iz bıraktığınız.

Bir çocuğun hayatına dokunabiliyorsanız…

Bir insanın yetişmesine katkınız oluyorsa…

Bir aileye umut olabiliyorsanız…

Bence bunlar çok daha değerli.

Bugün geriye dönüp baktığımda beni en çok mutlu eden şey de bu.

Hayatınız boyunca çok farklı ülkelerde yaşadınız. Farklı kültürlerle tanıştınız. Tüm bu tecrübeler size ne öğretti?

İnsan dünyanın neresine giderse gitsin…

İyilik her yerde aynı.

Dürüstlük her yerde aynı.

Çalışkanlık her yerde aynı.

İnsanlar farklı diller konuşabilir.

Farklı kültürlerden gelebilir.

Ama samimiyetin dili değişmiyor.

İyi niyetin dili değişmiyor.

Onun için ben insanlara hiçbir zaman nereli olduğuna bakarak yaklaşmadım.

Önce insan olmasına baktım.

“HİÇ KİMSEYE KIRGIN YAŞAMAK İSTEMİYORUM”

Yaşadığınız onca zorluğa rağmen konuşmalarınızda öfke yerine daha çok umut ve dua öne çıkıyor. Bunu nasıl başarabiliyorsunuz?

Kolay değil.

Ben de insanım.

Benim de üzüldüğüm günler oluyor.

Kırıldığım zamanlar oluyor.

Ama kinle yaşamanın insana hiçbir faydası yok.

İnsan affetmeyi öğrenmeli.

Dua etmeyi öğrenmeli.

Elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmalı.

Ben böyle yaşamaya çalışıyorum.

Yeniden çocuk olsanız, yine aynı hayatı yaşamak ister miydiniz?

Hiç düşünmeden…

Evet…

Yine aynı mahallede büyümek isterdim.

Yine aynı arkadaşlarla futbol oynamak isterdim.

Yine simit satardım.

Yine su satardım.

Yine çekirdek satardım.

Yine o merdivenleri çıkardım.

Yine annemin hazırladığı kaymakları satardım.

Çünkü beni ben yapan bütün güzellikler orada.

Bugün sahip olduğum her şeyin temeli çocukluğumda atıldı.

“BÜTÜN HİKÂYEMİN ÖZETİ ÇOCUKLUĞUMDUR”

Hayat hikâyenizi tek bir döneme sığdırmanız istense, hangi dönemi seçerdiniz?

Hiç tereddüt etmeden çocukluğumu seçerdim.

Çünkü bütün hikâyemin özeti orada.

Çalışmayı orada öğrendim.

Paylaşmayı orada öğrendim.

Dostluğu orada öğrendim.

Aile olmayı orada öğrendim.

İnsan olmayı orada öğrendim.

Futbol daha sonra geldi.

Şöhret daha sonra geldi.

Ama karakter…

Çocuklukta oluşuyor.

Ben bugün hâlâ o çocukluğu yaşamaya çalışıyorum.

O günlerden aldığım değerleri korumaya çalışıyorum.

Hayatta bana güç veren de aslında o yıllar oldu.

 

 

 

 

 

 

Benim fedakar, güzel kalpli, gözü Ve gönlü tok canım Annem,
Anneler günün kutlu olsun,seni çok seviyorum.
Bu vesile ile hepinizin anneler gününü tebrik ediyor,Annesi ahirete göçmüş olanlara sabırlar diliyorum.. pic.twitter.com/y6kUXuvkNK

— HAKAN ŞÜKÜR 👑 (@hakansukur) May 12, 2019
Tags: AhlakAKPAPOLİTİKBülent KorucuDoğru değerleriDünya kupasıerdoganErdoğan rejimiGaspedildiHakan ŞükürHİZMET HAREKETİMalMülkŞöhretTürkiyezulüm
PAYLAŞTweetPAYLAŞ
ÖNCEKİ HABER

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti

BENZER HABERLER

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti
Manşet

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti

Haziran 30, 2026
Deniz Göktaş: Başka ülkede stand-up yapma planım yok
Gündem

Deniz Göktaş: Başka ülkede stand-up yapma planım yok

Haziran 30, 2026
Brezilya 90+6’da Japonya’yı yıktı, turu geçti: Japonya gözyaşları ile evine döndü
Manşet

Brezilya 90+6’da Japonya’yı yıktı, turu geçti: Japonya gözyaşları ile evine döndü

Haziran 30, 2026
MAZLUMDER’den ağır hasta mahpus Abdullah Tırpan  için infaz erteleme çağrısı
Manşet

MAZLUMDER’den ağır hasta mahpus Abdullah Tırpan için infaz erteleme çağrısı

Haziran 30, 2026
50 ülkeden öğrenciyi aynı sınıfta: Sophia Academy, 4. mezunlarını verdi
AVRUPA

50 ülkeden öğrenciyi aynı sınıfta: Sophia Academy, 4. mezunlarını verdi

Haziran 29, 2026
Dünyanın en büyük barosuna KHK’lı başkan: İbrahim Kaboğlu farkla seçildi
Gündem

İbrahim Kaboğlu: “Önce tutuklama yapıldı sonra suç oluşturulmaya çalışıldı”

Haziran 29, 2026
  • All
  • Manşet
Dünya Kupası’nın unutulmaz golcüsü Hakan Şükür:“Malımı, mülkümü, alabilirler ama değerlerimi asla alamazlar”
Manşet

Dünya Kupası’nın unutulmaz golcüsü Hakan Şükür:“Malımı, mülkümü, alabilirler ama değerlerimi asla alamazlar”

by adminzaman
Haziran 30, 2026
0

  Türkiye futbolunun unutulmaz golcülerinden Hakan Şükür, gazeteci Bülent Korucu'nun hazırlayıp sunduğu APOLİTİK programına konuşarak; “İnsanlar isimlerin peşinden değil; insanlığın,...

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti

Son 32 turunda nefes kesen penaltılar: Paraguay son 16’da, Almanya veda etti

Haziran 30, 2026
Deniz Göktaş: Başka ülkede stand-up yapma planım yok

Deniz Göktaş: Başka ülkede stand-up yapma planım yok

Haziran 30, 2026
Brezilya 90+6’da Japonya’yı yıktı, turu geçti: Japonya gözyaşları ile evine döndü

Brezilya 90+6’da Japonya’yı yıktı, turu geçti: Japonya gözyaşları ile evine döndü

Haziran 30, 2026
MAZLUMDER’den ağır hasta mahpus Abdullah Tırpan  için infaz erteleme çağrısı

MAZLUMDER’den ağır hasta mahpus Abdullah Tırpan için infaz erteleme çağrısı

Haziran 30, 2026
50 ülkeden öğrenciyi aynı sınıfta: Sophia Academy, 4. mezunlarını verdi

50 ülkeden öğrenciyi aynı sınıfta: Sophia Academy, 4. mezunlarını verdi

Haziran 29, 2026

İLETİŞİM

info@zamanaustralia.com.au australiazaman@hotmail.com

Sydney Ofisi telefonu

+61 02 96496006

27 Queen Street Auburn NSW 2144 Australia

Sosyal Medya

Bluesky
Mastodon
Twitter

AVUSTRALYA REHBERİ

 

    • Yurtdışında yaşam şartları ve göçmen alan 8 ülke
    • Ücretsiz tercüme hizmetinden nasıl faydalanabilirim?
    • Avustralya Hakkında Genel Bilgi
    • Avustralya’daki Kutsal Kaya: Uluru
  • ANA SAYFA
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
  • DÜNYA
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
  • ZULÜM GÜNLÜĞÜ
  • VİDEO HABERLER
  • DİĞER

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • GÜNDEM
  • YAZARLAR
  • DÜNYA
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • RÖPORTAJ
  • SPOR
  • ZULÜM GÜNLÜĞÜ
  • VİDEO HABERLER
  • DİĞER
    • UZAK DOĞU
    • AVRASYA
    • AVRUPA
    • AMERİKA
    • AİLEM
    • TEKNOLOJİ
    • KONUK YORUM