İnsan, canlı, sınırlı, iradesi olan, Allah tarafından yaratılmış bir yaratıktır. Birçok özellikleri birbirine benzese de tabiatta Allah’ın cc yarattığı diğer canlılardan özellikle iradesi yönüyle çok farklıdır, yeganedir. Bir canlı organizma olarak, diğer canlılara benzer şekilde yeme, içme, nesillerini devam ettirme, sinirlenme, hastalanma, gibi özellikleri vardır. Ona Allah tarafından verilen iradeyle, öncelikle kendisine çekidüzen vermesi, sonra da diğer canlılarla ve yaşadığı çevreyle uyum içinde hayatını devam ettirebilmesi için de akıl verilmiştir.
Allah tarafından yine insanlar arasından gönderilen peygamberlerin kılavuzluğuyla ve onlara verilen kitapların rehberliğinde insanoğluna hayatını nasıl yaşayacağı, neyi nasıl kullanacağı, kimlere ve nelere karşı, nerede, nasıl davranacağı bildirilmiştir.
Kur’an’ı kerimde Allah cc: ‘’ “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurmaktadır. (Zâriyât, 51/56). Bu esastan hareketle, insanın dünyadaki asıl amacı ve ne olması ne yapması gerektiği açık seçik bildirilmiştir. Kurallara uymadığı zaman da bu sefer yine sonsuz olarak kalacağı öbür alemde cezalara uğratılacağı da yine kendisine öğretilmiştir.
İnsan ömrü sınırlıdır. Uyku, değişik rahatsızlıklar, lüzumsuz zaman kayıpları gibi vakitler çıkarıldığında, insana aktif olarak yaşadığı ancak çok az bir zaman dilimi kalır. Kalan bu sınırlı ömrünü de insanın verimli bir şekilde geçirmesi ve karşılığında da cennetin verilecek olması, açık ve seçik kendisine bildirilmiştir. Neleri yapar ve neleri de yapmazsa, yatık sekizle ifade edilen sonsuz alemde de ona göre karşılık bulacaktır.
Ekonominin en önemli kurallarından birisi; “insanın ihtiyaçları sınırsızdır, imkanları sınırlıdır, böyle olunca da sınırlı imkanlarla en acil ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.’’ Aynen bunun gibi, insanın hayatı da sınırlıdır. Böyle olunca da bu sınırlı hayatta, ona sınırsız hayatta lazım olabilecek olan güzellikleri kazanabilmesi için, kendisini yaratan yüce Allah tarafından bildirilen esaslar açık seçik bellidir. İnsanın bu çerçevede yaşaması da yine akıllı olmanın bir yoludur. Bu durumda kazanma kuşağında kazanılmış olur. Eğer böyle davranılmazsa da bu sefer kaybedilmiş olur.
Hayat, engelli bir yarış gibidir. Bu yarış, insanın kendi kendisiyle yarışıdır. Zaman içinde, başkalarından, okuyarak, dinleyerek, güzel örnekler alarak, bu yarışı kazanma şansı kendisine verilmiştir. Maddi, manevi enerjilerini lüzumsuz yerlerde bitirmeme, esas olması gereken yerlerde harcama, onu kazananlardan eyler.
İşte bütün bunlardan dolayı insan olma özelliğinden hareketle bazı insanlar, bazen lüzumsuz şeylere takılırlar ve bunlara zaman harcarlar, yorulurlar, enerjilerini kaybederler. Bundan dolayı da psikoloji bozulunca, bu sefer insanın organik yapıları da bu bozukluktan etkilenir ve başta ülser ve kalp hastalıkları olmak üzere çok çeşitli hastalıklara maruz kalabilirler. Her türlü konuyla ilgili olarak kafaya takma konusu, kader açısından da çok önemlidir.
Bir hadise olup bittikten sonra, kafaya takarak onu durmadan düşünme, ‘’şu olsaydı bu olmazdı’’, ‘’şöyle yapsaydım şu olurdu’’ gibi bir türlü akıl yürütmeler, tam bir kafaya takma durumudur. Geçmişle ilgili artık hiçbir şey yapılamayacağına göre, kafaya takmanın da hiçbir anlamı yoktur. Eğer bu esas bilinmez, dikkat edilmez, kadere inanmanın da her yönüyle gereği yerine getirilmezse hem psikolojik rahatsızlıklar başlar, hem de öbür alemde kadere yeteri kadar inanmamanın hesabı sorulur, sorulacaktır da.
Bundan dolayı da insanın, sık sık kendi kendisine ve daha sonra da en yakınlarından başlayarak hemen herkese, bu hayatın gerçeklerini ve prensiplerini uygun usul ve üsluplarda mutlaka anlatması gerekir. Her şeye takılarak oluşan ruhsal çöküntü, organik yapıları etkiler. Aynı zamanda ruh sağlığı da bozulacağından dolayı insanda huzur, verim, çalışma isteği kalmaz. İnsan, hayatı boyunca pek çok hadise ile karşılaşır. Bazıları hoşuna gider, bazıları ise onu üzer, düşündürür ve hatta sarsar. Asıl mesele, başımıza gelen hadiselerden ziyade, onlara nasıl baktığımız ve nasıl karşılık verdiğimizdir.
İnsanın kendisine sürekli takılması, her hadiseyi olumsuz tarafından değerlendirmesi, küçük meseleleri büyütmesi ve kendisinden başkasını düşünmemesi, zamanla hem kendi huzurunu hem de çevresiyle olan ilişkilerini bozabilir. Bencillik denilen bu durum,, insanı yalnızlaştırırken, diğergâmlık, yani başkalarını da düşünme ve paylaşma duygusu, insanı toplumun sevilen ve aranan bir ferdi hâline getirir.
Kafaya takmamanın öğrenilmesi ve pratiğe geçirilmesi de gayretlere, okumalara, dinlemelere bağlı bir süreçtir. Birdenbire her şey yoluna girmez. Sabrederek, bizim dışımızdaki değişik örnekleri görerek, öğrenerek pratiğe geçirilmeye çalışılır. İnsanda birinci fıtrat denilen doğuştan gelen özellikler vardır. Bu birinci fıtratta insan aceleci, gergin olabilir, her şeyi kafaya takabilir, öteki değil ben diyebilir, diğergam değil, bencil olabilir. İşte insanın olması gerektiği gibi eğitilmesi, inanılması gerektiği gibi Allah’a ve imanın şartlarına, kadere inanması ile oluşan fıtrata da ikinci fıtrat denir.
Hiçbir eğitimden geçmemiş, bu konulara dikkat etmeyen insan da tam tersine birinci fıtratıyla hareket eder, yani hep kendisini düşünür, kafaya takar, daima karamsardır. Bütün bunlardan dolayı ikinci fıtratı bir an önce elde edebilme hem kişinin gayretine, hem de onu tanıyan en yakınlarından itibaren aile fertlerine ve arkadaşlarına bağlıdır. İkinci fıtratı elde etmiş olan bir insan da artık gerçek insan olma yolundadır. Yani hep kendisini düşünmez, yine kendisini de ihmal etmeyerek, başka insanlara yardımcı olur, kadere inanır, bencil değil, diğergam olur.
Başa gelebilecek her türlü hadiseye takılıp, durmadan sebeplere takılarak birçok zaman kaybederse, o zaman da hem kadere inanmamanın hesabını ötede verir, hem de sebep olunan organik rahatsızlıklardan dolayı hastalıklar peşini bırakmaz. Böylece maalesef kazanma kuşağında kaybedebilir.
İşte bütün bunlardan dolayı insanın, bütün tedbirlerini almasına ve her şeye dikkat etmesine rağmen küçük, büyük her çeşit başına gelebilen sıkıntılardan şikâyet etmez, bunları kadere havale eder, sonra da bunlara çözüm aramaya gayret ederse, Allah da onun yolunu açar, problemlerini çözdürür. Bu problemlerin organik yapısına zarar vermesini önler. Aynı zamanda bu geçici dünyadan kalıcı olan ahirete gittiğinde de karşılık olarak ona Allah cc tarafından cennetler lütfedilir. Böylece kazanma kuşağında kaybetmemiş olur.









