Zaman Avustralya
Manşet

“Hukuki mücadeleyi bırakmayın” diyen Av. Alkan’dan KHK’lılara: Yargı’da yüzde 80’lik onama oranı, yüzde 80’lik bozmaya dönüştü!”

adminzaman29 Ekim 202615 dk okuma
Paylaş
“Hukuki mücadeleyi bırakmayın” diyen Av. Alkan’dan KHK’lılara: Yargı’da yüzde 80’lik onama oranı, yüzde 80’lik bozmaya dönüştü!”
Yazı Boyutu

AİHM’nin Yüksel Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararlarının Türk yargısında önemli değişikliklere yol açtığını belirten Avukat Fatih Alkan, ByLock dosyalarında daha önce yüzde 80 seviyesinde olan onama oranının, kendi gözlemlerine göre yüzde 80’lik bozma oranına dönüştüğünü söyledi. Yeni infaz düzenlemesinde terör suçları için uygulanan dörtte üçlük koşullu salıverilme oranının üçte ikiye düşürülebileceğini değerlendiren Alkan, KHK’lılara ve 15 Temmuz sonrası yargılamalarda mağduriyet yaşayanlara umut verdi: “Hukuki mücadeleyi bırakmayın. Eninde sonunda lehe sonuçlara ulaşılacağını düşünüyorum.”

Burak AKİFCAN-ZAMAN Avustralya 

KHK TV’de Ahmet Erkan’ın sorularını cevaplayan Avukat Fatih Alkan, Türkiye’nin hukuk gündemindeki kritik gelişmeleri değerlendirdi. AİHM’nin Şaban Yasak ve Yüksel Yalçınkaya kararlarının Yargıtay ve yerel mahkemelerdeki etkilerine dikkat çeken Alkan; 13. Yargı Paketi, beklenen infaz düzenlemesi, yeniden yargılama talepleri, denetimli serbestlik ve siyasi gelişmelere ilişkin kapsamlı açıklamalarda bulundu. Alkan, cezasını tamamlamış kişilerin dahi hukuki başvuru yollarını takip etmelerinin önemini vurgularken, önümüzdeki dönemde yüksek yargıdan yeni ve olumlu kararlar beklediğini ifade etti.

YALÇINKAYA KARARINDAN SONRA YARGIDA DENGELER DEĞİŞTİ

Şaban Yasak kararının Yargıtay ve alt mahkemeleriyle yerel mahkemelerde ve Yargıtay’da bu konuda bir değişiklik var mı?

Şaban Yasak kararı Mayıs ayının başında verilerek Türkiye’ye bildirildi. Şaban Yasak hakkında Çorum Ağır Ceza Mahkemesinde yeniden yargılamaya başlandı. Ancak zannediyorum ilk duruşmada belirli eksiklikler tamamlanamadığı için duruşma ertelendi. Kararın özüne baktığımızda Türk yargı mercilerine verilmiş çok güçlü bir mesaj görüyoruz.

Bu mesaj, özellikle 15 Temmuz sonrasında çeşitli aidiyetler sebebiyle silahlı terör örgütü üyeliği suçundan mahkûm edilen, yargılaması devam eden veya hukuki başvuru yollarını takip eden kişiler bakımından son derece önemli.

Ağır ceza mahkemelerinde yargılaması devam eden, dosyası istinafta veya Yargıtayda bulunan ya da Yargıtay onamasından sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunan kişiler açısından çok güçlü hukuki değerlendirmeler içeriyor.

Sistemin içerisinde kalmak ne anlama geliyor?

Sistemin içerisinde kalmak, kişinin yargılama sürecinin veya hukuki başvuru yollarının devam etmesi anlamına geliyor.

Örneğin ağır ceza mahkemesinde yargılanan, hakkında mahkûmiyet kararı verildikten sonra dosyası istinafta veya Yargıtayda incelenen kişiler sistemin içerisindedir. Aynı şekilde Yargıtayın onama kararından sonra bireysel başvuru yolunu takip ederek Anayasa Mahkemesine başvuran kişiler de sistemin içerisinde kalmış olur. Gerekli şartların oluşması hâlinde AİHM’ye başvurulması da bu sürecin devamını sağlar.

Bu durum 15 Temmuz sonrasındaki yargılamalarda avantaj mı, dezavantaj mı oluşturuyor?

Bu yargılamalar özelinde sistemin içerisinde kalmak hayati derecede önemli bir avantajdır.

Çünkü çeşitli sebeplerle temyiz veya bireysel başvuru yollarını takip edemeyen dosyalar var.

Aynı delil durumuna sahip iki dosya düşünelim. Bunlardan birinde Anayasa Mahkemesine veya AİHM’ye bireysel başvuru yapılmış, diğerinde ise bu yollar takip edilmemiş olsun.

Özellikle Yalçınkaya kararından sonraki iki yıllık süreçte, bireysel başvuruları bulunan dosyalarda ciddi sayıda ihlal kararı gözlemliyoruz.

Önceden azınlıkta kalan veya belirli dosyalarla sınırlı olan ihlal kararlarının kapsamının genişlediğini görüyoruz.

Bireysel başvurusunu takip eden kişiler açısından verilen ihlal kararlarının iç hukukta yeniden yargılama sürecini başlattığına şahit oluyoruz.

Bu kişiler Yalçınkaya veya Yasak kararlarına dayanarak yeniden yargılama talebinde bulunduklarında yerel mahkemeler, “Bu karar sizin hakkınızda verilmiş bir ihlal kararı değildir” gerekçesiyle talepleri reddedebiliyor.

Dolayısıyla aynı delil durumuna sahip iki dosyadan biri yeniden yargılamaya açılırken diğeri açılmayabiliyor.

Yüksel Yalçınkaya kararının üzerinden üç yıldan fazla zaman geçti. Bu süreçte Yargıtay ve yerel mahkemelerde ne değişti?

Yüksel Yalçınkaya kararının açıklanmasının ardından ilk birkaç ay Türk yargı mercilerinde belirli bir duraksama yaşandığını gördük.

Ancak zaman içerisinde ağır ceza mahkemelerinde verilen beraat kararlarında artış olduğunu gözlemlemeye başladık.

Yargıtayın temyiz incelemesi yaptığı dosyalarda da bozma oranlarının oldukça yükseldiğini görüyoruz.

Özellikle ByLock delili bakımından çok önemli bir değişim söz konusu.

15 Temmuz sonrasındaki ilk yıllarda onama oranları ne düzeydeydi bugünkü tablo nasıl?

Burada özellikle ByLock tespit ve değerlendirme tutanağı bulunan dosyalardan söz ediyorum.

Bu tutanaklarda kullanıcı adı, şifre, irtibatlı kişiler ve mesaj içerikleri gibi bilgiler yer alıyor.

Yalçınkaya kararından önce bu tür dosyaların yaklaşık yüzde 80’inde onama kararı görüyorduk.

Yalçınkaya kararından sonra ise tam tersine dönmüş bir oran söz konusu.

Bizim gözlemlediğimiz dosyalarda yaklaşık yüzde 80 oranında bozma kararı veriliyor.

Bu bozmaların çeşitli sebepleri var.

Özellikle irtibatlı kişilerin ByLock kullanımının örgüt talimatıyla gerçekleşip gerçekleşmediğinin kesin ve teknik verilerle ortaya konulması isteniyor.

Bu çerçevede irtibatlı kişilerin dinlenmesine yönelik kararlar verildiğini görüyoruz.

Yargıtayın oluşturduğu içtihat bu yönde gelişiyor. Yerel mahkemeler de bu yaklaşımı benimsiyor.

Dolayısıyla önceki yıllarla karşılaştırıldığında çok önemli bir değişiklik yaşandığını söyleyebiliriz.

Yalçınkaya kararının Türk yargı mercilerince büyük ölçüde benimsendiğini gözlemliyoruz.

Yargıtay daha önce de doğrudan Yalçınkaya kararına atıf yapmadan, örgütsel kullanımın araştırılması gerektiği yönünde oluşturduğu içtihatlarla bu yaklaşımı benimsemişti.

Anayasa Mahkemesinin de artık bu yöndeki değerlendirmeleri benimsediğini görüyoruz.

ByLock dışındaki delillere dayanan mahkûmiyet kararları bakımından ise Şaban Yasak kararının etkilerini daha belirgin şekilde göreceğiz.

O hâlde Yalçınkaya kararının Türkiye yargısında önemli sonuçlar doğurduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Yalçınkaya çok güçlü bir karardı.

Siyasetçiler bunu açıkça dile getirmeseler bile yargı uygulamalarında bu kararın büyük ölçüde hayata geçirildiğini görüyoruz.

Bu, son derece önemli bir gelişme.

ŞABAN YASAK KARARI: “KAST YOKSA SUÇ DA YOK”

Şaban Yasak kararı, Yüksel Yalçınkaya kararından daha güçlü ve daha ileri bir karar mı?

Evet. Şaban Yasak kararı, incelenen ve özellikle ihlali tespit edilen haklar bakımından Yalçınkaya kararından daha geniş kapsamlı, daha güçlü ve daha somut veriler içeren bir karar.

Burada özellikle ele alınan konu, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun manevi unsurudur.

Silahlı terör örgütü üyeliği suçunun manevi unsuru kasttır.

Yani bir kişinin kendisine isnat edilen eylemleri gerçekleştirirken silahlı terör örgütü faaliyeti kapsamında hareket ettiğini bilip bilmediğinin, bu örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde bulunmayı isteyip istemediğinin değerlendirilmesi gerekir.

15 Temmuz sonrasındaki yargılamaların geneline baktığımızda, Yargıtayın ve yerel mahkemelerin gerekçeli kararlarında dahi bu yapıdan başlangıçta bir eğitim ve ahlak hareketi olarak söz edildiğini görüyoruz.

Dolayısıyla insanlara isnat edilen eylemler de büyük ölçüde cemaatsel faaliyetler olarak karşımıza çıkıyor.

Bunlar Türkiye’nin yaklaşık 50 yıllık terörle mücadele ve terör yargılaması tecrübesinde karşılaştığımız klasik terör eylemleri değil.

Örneğin insanlar bir dini cemaat kapsamında kermes düzenlemiş, belirli kurumlarda çalışmış, sohbetlere katılmış veya çeşitli sosyal faaliyetlerde bulunmuş olabilirler.

Bu kişilerin söz konusu eylemleri silahlı terör örgütü üyeliği kastıyla mı, yoksa dini ve sosyal aidiyetleri sebebiyle mi gerçekleştirdiklerinin değerlendirilmesi gerekiyor.

Biz bu değerlendirmeyi yaptığımızda insanların büyük bölümünün söz konusu faaliyetleri terör kastıyla değil, dini cemaat aidiyetiyle gerçekleştirdiğini görüyoruz.

Şaban Yasak kararının verdiği önemli mesajlardan biri budur.

Ben bu konuda umutlu olunması gerektiğini düşünüyorum.

CEZASINI TAMAMLAYANLAR İÇİN YENİDEN YARGILAMA YOLU

15 Temmuz sonrasında tutuklanan, mahkûm olan, cezasını tamamlayan ve şu anda dışarıda hayatına devam eden bir kişi, Şaban Yasak kararına dayanarak yeniden yargılama talebinde bulunabilir mi?

Böyle bir talepte bulunulabilir. Bunun önünde bir engel yok.

Ancak burada önemli olan talebin ne kadar işlevsel olduğudur.

Yalçınkaya kararının ardından binlerle ifade edilen sayıda kişi yeniden yargılama talebinde bulundu.

Bu kişiler daha önce yargılandıkları mahkemelere başvurarak AİHM kararındaki ihlal tespitlerini gündeme getirdiler.

Ancak biz bu taleplerin büyük bölümünün reddedildiğini gözlemledik.

Yerel mahkemeler, Yalçınkaya kararının doğrudan başvuruda bulunan kişi hakkında verilmediğini gerekçe gösterdi.

Yani “Bu karar sizin hakkınızda verilmediği için yeniden yargılama talebinizi kabul etmiyoruz” şeklinde kararlarla karşılaştık.

Yalçınkaya kararındaki sistematik ihlal vurgusunun dikkate alınmadığını gözlemledik.

Bu ret kararları itiraz yollarına ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruya konu edildi.

Ancak Anayasa Mahkemesinden de bu tür yeniden yargılama taleplerine ilişkin ret kararları çıktı.

İşte konuşmamızın başında vurguladığım sistemin içerisinde kalma meselesi bu nedenle son derece önemlidir.

Kişi cezasını tamamlamış olabilir. Hatta uzun süredir dışarıda hayatına devam ediyor olabilir.

Ancak Anayasa Mahkemesinde veya AİHM’de bireysel başvurusu devam ediyorsa ve hakkında ihlal kararı verilirse yeniden yargılama imkânı ortaya çıkabilir.

Buna karşılık başvuru yollarını takip etmemiş kişiler açısından durum çok daha güçtür.

Bu kişiler, yeniden yargılama taleplerinin kabulü bakımından sistematik ihlal tespitlerinin yargı mercilerince veya siyasi makamlarca dikkate alınmasını beklemek zorunda kalabiliyor.

Yani cezasını tamamlayan kişiler için de Anayasa Mahkemesi ve AİHM başvurularının sürdürülmesi büyük önem taşıyor?

Kesinlikle.

Yargıtay onamasından sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapılması, Anayasa Mahkemesinden olumsuz karar çıkması hâlinde gerekli şartlara uygun biçimde AİHM’ye başvurulması son derece önemlidir.

AİHM’den önümüzdeki günlerde, aylarda veya yıllarda Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararları kadar güçlü yeni kararlar bekliyor musunuz?

Aslında Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararlarıyla 15 Temmuz sonrasındaki yargılamaların çok önemli bir bölümünün hukuki çerçevesinin ortaya konulduğunu düşünüyorum.

ByLock meselesine ilişkin 100 binden fazla yargılama söz konusu.

Yalçınkaya kararı bu mesele bakımından son derece önemli bir çerçeve oluşturdu.

Şaban Yasak kararı ise suçun manevi unsuru ve kast bakımından daha geniş bir değerlendirme ortaya koydu.

Bu iki kararın, söz konusu yargılamaların yaklaşık yüzde 90’ına etki edebilecek nitelikte olduğunu öngörüyorum.

Dolayısıyla AİHM’nin aynı kapsamda yeni ve genel nitelikli kararlar vermesinden ziyade mevcut kararların Türk yargı mercilerince uygulanması önem taşıyor.

Şaban Yasak kararıyla AİHM, bu yargılamaların hukuki çerçevesini önemli ölçüde çizmiş oldu.

Türk yargı mercileri, Anayasa’nın 90. maddesi çerçevesindeki yükümlülüklerini dikkate alarak bu kararları doğru yorumlarsa çok sayıda dosyada lehe sonuçlar ortaya çıkabilir.

Hatta bu kararların gereği tam olarak yerine getirildiğinde yargılamaların çok büyük bölümünün hukuki dayanağının tartışmalı hâle geleceğini düşünüyorum.

PKK konusunda yürütülen çözüm süreci kapsamında hazırlanan çerçeve yasa ile 15 Temmuz sonrası yargılamalar arasında olumlu bir bağlantı kurulabilir mi?

Ben doğrudan böyle bir bağlantı kurulabileceğini düşünmüyorum.

Çünkü söz konusu çerçeve yasanın çıkarılış amacı ve muhatapları farklı.

Bu yasa doğrudan PKK’ya yönelik bir düzenleme olarak hazırlanmış durumda.

Dolayısıyla genel olarak diğer terör suçlarına veya farklı yargılamalara uygulanabilecek bir yasa niteliği taşıdığını düşünmüyorum.

Yasanın kapsamı ve hazırlanış biçimi buna imkân vermiyor.

Ayrıca muhalefetin bu düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine taşımaması nedeniyle, yasanın iptal edilerek daha genel kapsamlı biçimde yeniden ele alınması ihtimali de ortadan kalkmış görünüyor.

Bağımsız Gazeteciliğe Destek Olun

Özgür basının yaşaması ve zulme uğrayanların sesinin duyulması için yayın hayatını sürdüren ZAMAN Avustralya'ya PATREON'dan yapacağınız destek çok kıymetli. Siz de bu sese güç katın!

Patreon'da Destek Ol

Bu nedenle PKK’ya yönelik çerçeve yasanın doğrudan 15 Temmuz sonrasındaki yargılamalara uygulanmasını beklemiyorum.

Ancak daha sonra yapılabilecek genel bir infaz düzenlemesinin farklı suç gruplarını kapsaması ayrı bir meseledir.

“UMUTLUYUM; YANLIŞ HESAP ENİNDE SONUNDA AVRUPA’DAN DÖNER”

Yaklaşık on yıllık süreçte çok sayıda insan mağduriyet yaşadı. Bütün bu gelişmelere rağmen hâlâ umutlu musunuz?

Evet, umutluyum.

Bunu aradan yaklaşık on yıl geçmiş olmasına, insanların bu süreçte çok ciddi biçimde yıpratılmasına ve çeşitli dezenformasyonlara maruz kalmasına rağmen söylüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaklaşık 50 yıldır terörle mücadele ediyor.

Devletin siyasi mekanizmaları da yargı organları da terörün ve teröristin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.

Dolayısıyla insanların genel bir değerlendirmeyle aynı torbaya konularak silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanmasının hukuk sistemi tarafından kabul edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin Anayasası var. Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülükleri bulunuyor.

Türkiye, Avrupa insan hakları hukukuyla bağlantılı bir ülke.

AİHM kararlarının uygulanması da bu hukuki sistemin bir parçası.

Elbette bazı önemli kararların uygulanmadığını görüyoruz.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkında AİHM tarafından verilen kararlar ile Tayfun Kahraman ve Can Atalay hakkında Anayasa Mahkemesince verilen kararların uygulanmaması bu açıdan önemli örneklerdir.

Bütün bunları dikkate alarak söylüyorum: 15 Temmuz sonrasındaki yargılamalar bakımından AİHM ve Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının yerel mahkemelerde uygulandığını da görüyoruz.

Bu son derece önemli.

İnsanlar hukuki mücadeleyi bırakmadıkları, usulüne uygun biçimde başvurularını sürdürdükleri müddetçe haklarındaki iddiaların hukuki açıdan yeniden değerlendirilmesi mümkün.

Özellikle geçmişte bir yapıyı dini cemaat veya sivil toplum kuruluşu olarak tanıdıkları dönemde gerçekleştirdikleri eylemler nedeniyle silahlı terör örgütü üyeliğinden cezalandırılan kişiler açısından bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Bu kişiler hükümlerini infaz etmiş olsalar bile hukuki mücadelenin sonunda olumlu sonuçlar ortaya çıkabilir.

“Eninde sonunda yanlış hesabın Bağdat’tan olmasa da Avrupa’dan döneceğini tahmin edebiliriz.”

Bu nedenle umutluyum.

İnsanların gerekli hukuki mücadeleyi usulüne uygun olarak sürdürmeleri hâlinde eninde sonunda lehe sonuçlara ulaşacaklarını düşünüyorum.

Siyaset kurumu bu yargılamaların neresinde?

AKP’nin siyasi mekanizması içerisinde gözlemlediğim tablo şu:

Bugün yargılanan kişilerin geçmişte gerçekleştirdikleri faaliyetlerin yaşandığı dönemlerde, bu yapıyla çok daha güçlü ilişkileri bulunan siyasetçiler vardı.

Fethullah Gülen’in ameliyat geçirmesinin ardından kendisine geçmiş olsun dileklerini ileten siyasetçilerin listesi sosyal medyada paylaşılmıştı.

O dönemin başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bu isimler arasındaydı.

Dolayısıyla geçmişte bu yapıyla çeşitli ilişkileri bulunan siyasetçilerin, bugün benzer ilişkiler nedeniyle yargılanan kişilere yönelik suçlamalar karşısında oldukça temkinli davrandığını görüyorum.

Bülent Arınç gibi kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar yapan isimler bulunmakla birlikte siyasetçilerin önemli bölümünün bu meselede konuşmaktan çekindiğini düşünüyorum.

Burada siyasi kaygıların etkili olduğunu gözlemliyorum.

Bu nedenle siyaset kurumu büyük ölçüde nötr kalıyor.

Ancak yargı mercileri, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay, önlerindeki hukuki kararlardan gerekli sonuçları çıkarabilecek durumdadır.

Yargıtayın bu yönde somut kararlar verdiğine ilişkin örnekler var mı?

Evet. Yakın zamanda Yargıtay 3. Ceza Dairesince incelenen bir dosyada bunu gözlemledik.

Bu dosyada kişiler, geçmişte cemaat kapsamında değerlendirilen faaliyetler nedeniyle yargılanıyordu.

Yurtta kalmak, yurtta idareci olmak veya sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin faaliyetlerine katılmak gibi eylemler söz konusuydu.

Yargıtayın, bu kişilerin eylemlerinin silahlı terör örgütü üyeliği kastı içermediği yönünde bir değerlendirme yaptığını gördük.

Ayrıca dosyada ByLock kullanımına ilişkin belirli delillerin bulunmaması da değerlendirmeye konu edildi.

Yanlış hatırlamıyorsam Yargıtay, beraat yönünde değerlendirme içeren bir bozma kararı verdi.

Yani yalnızca dosyanın bozulması değil, sanıkların beraat etmesi gerektiğine işaret edilmesi söz konusuydu.

Bu son derece önemli.

Kararın gerekçesini ve yargılama sürecini daha ayrıntılı incelediğimizde çok daha somut sonuçlar ortaya çıkacaktır.

Bunları ilerleyen yayınlarda da değerlendirebiliriz.

Ancak şu aşamada bile Yargıtayın beraat yönünde bozma kararı vermesi önemli bir hukuki gelişmedir.

Bu da yargı mercilerinin AİHM kararlarından ve uluslararası insan hakları hukuku çerçevesindeki değerlendirmelerden gerekli sonuçları çıkarabileceklerini gösteriyor.

Bu durumda siyasetin yargıya ayrıca bir alan açması veya yönlendirme yapması gerekiyor mu?

Aslında anayasal sistemimiz bakımından böyle bir yönlendirme düşünülemez.

Çünkü yargı bağımsızdır.

Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve yerel mahkemeler, önlerindeki dosyaları hukuka uygun biçimde değerlendirmekle yükümlüdür.

AİHM kararlarının gerekçelerini inceleyen, insan hakları hukuku perspektifinden meseleyi ele alan hâkimlerin ve yüksek yargı mensuplarının gerekli sonuçları çıkarabileceklerini düşünüyorum.

Hatta mesleki kıdemleri ve birikimleri itibarıyla benim yaptığım değerlendirmelerden çok daha kapsamlı ve sanıklar lehine sonuçlar çıkarabilecek hukukçular bulunduğuna inanıyorum.

Bu nedenle burada asıl sorumluluk alması gereken kurumların yüksek yargı mercileri olduğunu düşünüyorum.

YENİ İNFAZ DÜZENLEMESİ: “DÖRTTE ÜÇLÜK ORAN ÜÇTE İKİYE DÜŞEBİLİR”

Önümüzdeki aylarda yeni bir infaz düzenlemesinin Meclise gelmesi bekleniyor. Bugüne kadar çok sayıda yargı paketi ve insan hakları eylem planı açıklandı. Ancak 15 Temmuz sonrasındaki yargılamalarda mağduriyet yaşayan kişiler açısından büyük hayal kırıklıkları oldu. Yeni düzenlemede kısmi af, genel af veya infaz indirimi gündeme gelebilir mi?

Öncelikle kısmi veya genişletilmiş nitelikte bir af düzenlemesi beklemediğimi söylemeliyim.

Ancak bir infaz düzenlemesi yapılacağını düşünüyorum.

Burada siyasetin inisiyatif alabileceği alanlardan biri infaz mevzuatıdır.

Yargı kararlarına ilişkin olarak Adalet Bakanlığının Yargıtaya veya Anayasa Mahkemesine yönlendirme yapması düşünülemez.

Zaten geçmişte de adalet bakanlarının bu yönde açıklamalarına tanıklık etmedik.

Ancak infaz düzenlemeleri siyasi iradenin ve yasama organının sorumluluk alanındadır.

Adalet Bakanlığı bürokratları, Cumhurbaşkanlığı hukuk birimleri ve ilgili siyasi mekanizmalar arasında yapılacak değerlendirmelerde kapsam konusunda inisiyatif alınabilir.

Özellikle PKK sürecinde gündeme gelen çerçeve yasanın diğer suç gruplarına doğrudan genişletilemeyeceğini düşünüyorum.

Buna karşılık genel bir infaz düzenlemesinin yapılması güçlü bir ihtimal olarak karşımızda duruyor.

Ben bunun 13. Yargı Paketi içerisinde değil, ayrı bir düzenleme olarak hazırlanmasını bekliyorum.

Zamanlama bakımından da yılbaşından sonraki dönemi daha muhtemel görüyorum.

Yeni infaz düzenlemesinin neden ayrı bir kanun olarak hazırlanmasını bekliyorsunuz?

Çünkü infaz sisteminin kendisinde ciddi bir sadeleştirme ihtiyacı var.

Türk Ceza Kanunu ve infaza ilişkin mevzuat oldukça karmaşık hâle gelmiş durumda.

Bazı suçlarda dörtte üç, bazılarında üçte iki, bazılarında ise yarı oranında koşullu salıverilme uygulanıyor.

Denetimli serbestlik açısından da önemli farklılıklar bulunuyor.

Bazı suçlarda ve belirli suç tarihlerinde üç yıllık denetimli serbestlik uygulaması söz konusu. Bazılarında bir yıl uygulanıyor. Bazı hükümlüler ise bu imkânlardan yararlanamıyor.

Özellikle 2020 yılında yapılan COVID dönemi infaz düzenlemelerinden sonra bu karmaşıklık daha da arttı.

Bazı suçların kapsam dışında bırakılması, farklı tarihler ve farklı suç tipleri bakımından ayrı uygulamaların ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu durum yalnızca hükümlüler açısından değil, infaz savcılıkları, cezaevi yönetimleri ve infaz hâkimlikleri bakımından da ciddi sorunlar doğuruyor.

Dolayısıyla infaz mevzuatının sadeleştirilmesi konusunda önemli bir ihtiyaç bulunuyor.

PKK’ya yönelik düzenlemede kapsam dışında kalan hükümlülerin durumu, daha genel bir infaz düzenlemesi yapılmasını etkileyebilir mi?

Evet. Ben bunun da önemli bir etken olabileceğini düşünüyorum.

PKK’ya yönelik çerçeve düzenlemede kapsam dışında kalan hükümlüler bulunuyor.

Bunların arasında örgüt üyeliğinden mahkûm edilmiş olmakla birlikte kasten öldürme, nitelikli yaralama, hürriyeti tahdit, yağma ve benzeri başka suçlardan da ceza alan kişiler var.

Bu kişilerin sayısı birkaç binle ifade ediliyor.

Çerçeve yasanın kapsamı oluşturulurken belirli suçları işleyen kişilerin dışarıda bırakıldığı yönünde siyasi açıklamalar yapıldı.

Ancak kapsam dışında kalan bu kişilerin de infaz sistemindeki genel düzenlemelerden yararlanması gündeme gelebilir.

Burada yeni ve daha geniş kapsamlı bir infaz düzenlemesi ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Ben adli suçlardan mahkûm edilenleri kapsaması beklenen yeni infaz düzenlemesinin belirli ölçüde terör suçlarını da kapsayabileceğini düşünüyorum.

Bu yalnızca PKK bakımından değil, 15 Temmuz sonrasındaki mahkûmiyetleri bakımından da önemli olabilir.

Peki, mevcut infaz oranlarında nasıl bir değişiklik bekliyorsunuz?

Ben infaz rejiminin iki temel oran üzerine kurulabileceğini düşünüyorum.

Bunlardan biri cezanın yarısının, diğeri ise üçte ikisinin infaz edilmesini esas alan sistem olabilir.

Görece daha hafif suçlarda yarı oranı, ağır suçlarda ise üçte iki oranı uygulanabilir.

Terör suçlarında uygulanan dörtte üçlük koşullu salıverilme oranının üçte ikiye düşürüleceğini düşünüyorum.

Böyle bir düzenleme yapılması hâlinde 15 Temmuz sonrasındaki suçundan mahkûm edilen kişiler de bundan yararlanabilir.

Çünkü bu suçların infazına ilişkin hükümler Terörle Mücadele Kanunu’nun 17. maddesi kapsamında ele alınıyor.

 

Denetimli serbestlik konusunda da yeni bir düzenleme yapılabilir mi?

Evet. Bunun da gündeme gelebileceğini düşünüyorum.

Yeni infaz düzenlemesini gerekli kılan temel etkenlerden biri cezaevlerindeki kapasite sorunu.

Cezaevlerinin doluluk oranının azaltılması için hükümlülerin infaz süreçlerinin belirli ölçüde kısaltılması düşünülebilir.

Bunun yollarından biri de tek seferlik bir denetimli serbestlik düzenlemesidir.

2020 yılında belirli suçlar bakımından üç yıllık denetimli serbestlik hükümleri uygulanmıştı.

Son olarak, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin Şaban Yasak kararına nasıl karşılık vermesini bekliyorsunuz? Mağdurlara ne tavsiye edersiniz?

Ben Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin Şaban Yasak kararı doğrultusunda lehe kararlar vermesini bekliyorum.

Yalçınkaya kararının ortaya koyduğu hukuki ilkelerin Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın bozma kararlarına yansıdığını görüyoruz.

Şaban Yasak kararındaki ihlal tespitlerinin de önümüzdeki dönemde yüksek yargı mercilerince benimseneceğini düşünüyorum.

Karara doğrudan atıf yapılmasa bile oradaki hukuki değerlendirmelerin karar metinlerinde yer almasını bekliyorum.

Bu nedenle özellikle Şaban Yasak kararının kapsamına girebilecek delillerle yargılanan veya mahkûm edilen kişilerin hukuki başvurularını güçlendirmelerini öneriyorum.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmış kişiler, başvurularında bu kararın ortaya koyduğu hukuki ilkeleri dikkate almalı.

Temyiz aşamasında bulunan dosyalarda da gerekli usule uygun biçimde başvuruların güçlendirilmesi ve yeni kararlarla desteklenmesi önemli.

Özellikle manevi unsur ve hata kavramları üzerinde durulmalıdır.

Hukuki mücadele uzun bir yol olabilir. Ancak insanların bu süreçten vazgeçmemeleri gerektiğini düşünüyorum.

İnsanlar hukuki mücadeleyi bırakmamalı. Usulüne uygun olarak başvuru yollarını takip etmeli ve sistemin içerisinde kalmalıdır.

AİHM’nin ortaya koyduğu güçlü hukuki ilkelerin zaman içerisinde Türk yargı mercilerinde daha geniş karşılık bulacağına inanıyorum.

Bu nedenle umutluyum. İnsanların gerekli hukuki mücadeleyi sürdürmeleri hâlinde eninde sonunda lehe sonuçlara ulaşacaklarını düşünüyorum.

Bağımsız gazeteciliği desteklemek için bizlere Patreon ile destek olabilirsiniz
İki bacağını kaybeden milletvekili Dr.Helen Haines’in ofisleri yeniden açıldı!Sıradaki Haberİki bacağını kaybeden milletvekili Dr.Helen Haines’in ofisleri yeniden açıldı!29 Ekim 2026