Yaz, şehrin üstüne ağır bir yorgan gibi çöküyordu. Gökyüzü sıcaktan ağarmış, sokakların sesi çekilmiş, evlerin perdeleri bile sanki nefes almakta zorlanır olmuştu. Ben, evin serin köşelerinden birine sığınıp zamanın ağır ağır geçmesini beklerken kapının zili çalıyor.
Kapıyı açınca karşımda bir aile buluyorum. Yorgun bakışlı bir baba, mahcup tebessümlü bir anne ve aydınlık iki su damlası gibi iki körpe çocuk. Yüzlerinde uzun bir yolun izi, bir de kapı eşiğinde bekleyen insanların incelikli çekingenliği…
İçeri buyur ediyorum.
Baba, ülkesinde yüksek düzeyde bir bürokrat olduğunu, devletin önemli kademelerinde görev yaptığını anlatıyor. Bunu söylerken sesinde ne bir övünme var ne de eski günlere tutunmaya çalışan bir kibir; yalnızca sessiz bir kader bilgisi…
Memleket kokulu demli çaylar eşliğinde sohbet koyulaşıyor.
“Şimdi Almanya yollarında kamyon sürüyorum.” diyor baba. “Gecenin karanlığında direksiyon başına geçiyor, sabahı otoyolların uğultusu içinde karşılıyor, ailemin rızkını kilometre kilometre kazanıyorum.”
Yorgunluğu yüzünde değil, sanki gözlerinin ardında birikmiş. Omuzlarında yalnız bir kamyonun değil, bütün bir ailenin yarınlara dair umudu duruyor. O anda, karşımdaki insanın kaybettiklerinden çok kazandıklarını görüyorum.
Fakat odanın asıl ışığı çocuklarda. Sessizce oturuyor, büyüklerin konuşmasını dikkatle dinliyorlar. Gözlerinde yaşlarından büyük bir vakar, hâllerinde incelikle örülmüş bir terbiye var. Anne babalarının gurbette verdiği mücadelenin meyvesi, kelimelerden önce onların duruşunda.
Zeynep on altı yaşında. Çekingen ama ışıklı bir hâli var. Akif daha sessiz ve sakin.
Zeyneb bir ara çantasına uzanıyor. Parmakları biraz telaşlı, biraz heyecanlı. Çantasından birkaç dergi çıkarıp uzatıyor.
“Biz arkadaşlarla ‘Reşha’ adında bir dergi çıkarıyoruz.”
O incecik sayfalar, bir gençlik hevesinden çok daha fazlasını taşıyor. Gurbet toprağına düşen küçük ama aydınlık damlalar gibi hepsi.
Derginin hem Türkçe hem Almanca olarak basılması ise hayranlığımı adeta katlıyor. Karşılıklı sayfalarda yükselen bu iki lisan, gurbette yetişen bir neslin kendi kökleri ile yaşadığı dünya arasında kurduğu o muazzam köprünün en somut delili.
Editör Lesya, “Fethullah Gülen Hocaefendi, 4 Temmuz 1980 tarihinde Uşak’ta yaptığı vaazda ‘Sahabelerin Peygamber Sevgisi’ni anlatıyor.” cümlesi ile başlamış yazısına.
Uşaklı olduğum için midir, nedendir, bilemiyorum; yazı beni içine çekiyor. Sonuna kadar bir solukta okuyorum.
“Editör Lesya kim?” diyorum.
Tatlı bir gülümsemeyle “Benim.” diyor Zeyneb.
“Sen tek başına bir dergi çıkarıyorsun, öyle mi?”
“Öyle demeyelim.” diyor. “Arkadaşlarla imece usulü.”
Babası, “Biraz yolumuzu buraya düşürmemizi ısrarla Zeyneb istedi.” diyor.
“Sizinle dergi konusunda konuşmak istiyor.”
“Buluşmamızı Zeyneb’e borçluyuz yani.” diyorum.
Başını hafifçe yana eğip kızını izleyen o fedakâr babanın gözlerindeki buğuyu fark ediyorum. O an anlıyorum ki ülkesindeki makamları kaybetmiş olabilir ama yetiştirdiği bu evlatlar, onun hayat sahnesindeki en büyük zaferi.
Sayfaları çevirirken gözüm bir başlığa takılıyor:
“Benim Gözümden Hocaefendi.”
Odanın içine çöken yaz sıcağı, Dilruba’nın kelimelerinden süzülen serin ve berrak bir pınarla bir anda dağılıveriyor. Körpe bir kızın dünyasından taşan bu yazı, saf bir sevginin, derin bir sezginin ve erken uyanmış bir idrakin eseri.
Dilruba, yazısına öyle sarsıcı bir soruyla başlamış ki, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakıyor:
“Bir topluluk düşünün; hayatınızı adadığınız, işinizi, gücünüzü, sevginizi, saygınızı ve daha pek çok şeyi kendisinden öğrendiğiniz bir topluluk… İşte ben, o topluluk sayesinde ‘ben’ diyebiliyorum. Öyle ki bazen çocuklarınıza bile vakit ayıramadığınız, onları emziremediğiniz; gecenin bir yarısı çağrıldığınızda, her şeyi öylece bırakıp gitmek zorunda kaldığınız bir topluluk…”
Bu satırları okurken boğazıma bir düğüm saplanıyor. Dilruba aslında sadece Hocaefendi’ yi değil; onun açtığı yolda her şeyini feda eden kendi anne babasının da gizli tarihini yazmış. Gecenin bir yarısı bırakılan o bebek, büyümüş ve o uykusuz gecelerin koca bir nesli inşa etmek için yapıldığını çocuk kalbiyle idrak etmiş.
“Bir de birini hatırlıyorum.” diye devam ediyor yazı. “O sesiyle herkesi ağlatan, sorgulu bakışlarıyla insanı düşündüren, anlattıklarıyla birçok soruya cevap veren birini… Bir gün anneme sordum: ‘Anne, bu kişi kim?’ Annem bana ‘Hocaefendi.’ dedi. O günden sonra ne zaman Hocaefendi’nin sesini duysam, sessiz olunması gerektiğini bilirim. Bir keresinde bir rüya görmüştüm. Hocaefendi bana, ‘Annene söyle, öğrencilerin bursunu versin.’ demişti. Burs neydi? Hiçbirini anlamamıştım ama yine de söylemek istedim. Çünkü Hocaefendi ‘Söyle!’ demişti…”


