Uçağımız, nihayetsiz bir deniz gibi uzanan Kazak bozkırının tam kalbine teker koyduğunda göğüs kafesim heyecandan dar geliyor, içim içime sığmıyordu. Cengiz Aytmatov’un o efsanevi romanlarında nakşettiği Sarı-Özek bozkırları, üzerinde durduğum bu topraklar mıydı?
Doğudan batıya, batıdan doğuya mekik dokuyan o asırlık trenler bu ıssız düzlükleri mi yarıp geçiyordu? Ya o asil atlar, bu bozkırlarda mı rüzgâra karşı başıboş koşturuyordu? Geceleri gökyüzünün yeryüzüyle kucaklaştığı, yıldızların bozkırın sadık bekçileri olan ağaçların dallarında birer çiçek gibi açtığı yer tam da burası mıydı?
İçimde, asırlar sonra ata ocağına kavuşmuş bir evladın katıksız sevinci çağlıyordu.
Lakin uçağın kapısı aralanır aralanmaz bu sımsıcak, ipekten duygularımın yüzüne gözüne bozkırın o gaddar ayazının kırbaçları inmeye başladı. Ömrümün hiçbir safhasında o günkü gibi iliklerime kadar üşüdüğümü, donduğumu hatırlamıyorum.
Bizi karşılamak üzere resmî bir heyet bekliyordu. Derken içlerinden bir genç, billur ve tatlı bir Türkçeyle “Harun Bey, hoş geldiniz!” diye seslendi. O an, soğuktan donan ruhumun bir anda sımsıcak bir güneşe kavuştuğunu hissettim. Ana dilimiz, tıpkı bir ana kucağının şefkatli sıcaklığı gibi sarmalamıştı üşüyen benliğimizi. Bu, o uzak coğrafyada hiç beklemediğim, muazzam bir sürprizdi. Sonradan öğrendim ki bizi karşılayan bu genç, Türk-Kazak Lisesi mezunuydu ve Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapıyordu.
Ertesi gün, Cumhurbaşkanı’na takdim edilecek ödülün merasimi için Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün kabul salonundaydık. Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın ülkesinin bağımsızlığını dünyada ilk tanıyan devletin Türkiye olduğunu gururla anlatışını; rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın o tarihî gecede “Kardeşim, sevincimden sabahı bekleyemedim!” diyerek telefonun ucunda çarpan kalbini aktarışını duymak, bizim için tarifi imkânsız bir gurur oldu.
Bu defa tarihin gerisinde kalmamış, vaktinde yetişmiştik. Gördüklerim ve işittiklerim karşısında göğsüm kabardı, ülkemle bir kez daha iftihar ettim. Kazaklar, Özal’ı yürekten seviyordu.
Cumhurbaşkanlığındaki merasimden sonra rehberimiz bizi şehir turuna çıkardı.
Tatlı, efsunlu bir ışık huzmesinin altında, lapa lapa yağan kar taneleri arasında yürürken sırtında yalnızca bir ceket olan, garip çehreli bir adamla göz göze geldik.
Kederden yontulmuş bir abide gibi önümüzde duran bu adam, orta boylu olmasına rağmen mağrur zirvelerden aşağıya bakıyormuşçasına asildi. Omuzlarında, hüzünden örülmüş devasa bir dağ taşıyor gibiydi. Rehberimiz fısıldadı:
– Yasin’in babası…
O an, iki düşman ateşinin tam ortasında kalmış, ne yana bakacağını şaşırmış bir savaş muhabiri gibi hem dış dünyamda kopan fırtınanın hem de içimde uğuldayan boranın tam merkezindeydim. Yasin’in hazin hikâyesini daha önce duymuştum.
Yasin’in babası, titreyen parmaklarıyla cebinden şehit oğlunun bir fotoğrafını çıkarıp avucuma bıraktı. Gözlerim, resimdeki o kömür karası, derin gözlere takılıp kaldı. Üzerinde, yakası hafifçe açık, kar beyazı bir fanila vardı. Alnına asi bir rüzgârla dökülmüş, bir demet perçemi diğerlerinden ayrı düşmüş saçları, yıldızsız bir gece kadar siyah, gece kadar parlaktı. Gözleri, karanlık ve balta girmemiş bir ormanın en derinliklerinde aniden peyda olan tatlı bir ışık hüzmesi gibi parıldıyordu.
Yasin’in babası, yine aynı cebinden çıkardığı siyah beyaz, dişleri aşınmış küçük bir tarağı gösterdi bana:
– Yasin’im, dedi hıçkırarak, onun tarağı…
Adamın ceket cebi, sanki evladının hatıralarıyla hınca hınç dolu, kutsal bir şehit müzesi gibiydi.
– Yasin’im ortaokulu birincilikle bitirmişti, dedi. Bu başarısından ötürü bir 23 Nisan günü Çocuk Belediye Başkanı seçilmiş, arkadaşlarını en yüksek makamda temsil etmişti. Liseyi de aynı parlak dereceyle bitirince yüreğinde kor gibi büyüttüğü o büyük hayalini gerçekleştirmek, üniversite tahsili görmek için Orta Asya’ya gitmek istedi. Bana “Baba, ben de önden giden o şanlı atlıların safına katılmak istiyorum.” dedi.
Onu otogardan bizzat ben uğurladım. O günü, o vedayı hafızamdan asla silemiyorum. Otobüsün camından bana son defa el sallayışı dün gibi aklımda. O gün arkasından hıçkıra hıçkıra ağladım. Gözyaşlarımı kimse görmesin diye ana caddelerden değil, ara sokaklardan yürüyerek eve döndüm. Yasin’im henüz taze bir fidan, on sekizinde bir delikanlıydı.
Yasin’in babası Sinan Bey’den ayrılınca rehberimizden Yasin’in hikâyesini bir kere daha dinledim.
Öyle güzel, öyle sevimli, öyle asil bir yaratılışa sahipmiş ki Yasin, kısa sürede bozkırın ortasındaki okulda bütün talebelerin sevgilisi, can bağı oluvermiş.
Bir yaz günü, öğrencilerini neşeyle peşine takıp pikniğe götürmüş. Az ötede ise Ural Nehri, boz bulanık sularıyla tekinsizce akıyormuş. Oyun esnasında, çocuklardan Nur Sultan adındaki talihsiz talebe, elinden kaçan topun peşinden koşarken nehrin girdabına kapılmış. Nehrin azgın ve hırçın dalgaları arasında bir batıp bir çıkan öğrencisinin “Beni kurtarın!” diyen feryadını işiten Yasin, saniyelerle yarışırken “Bu çocuklar bize emanet. Ben ailesinin yüzüne nasıl bakarım?” diyerek tereddüt bile etmeden kendini o azgın suların koynuna bırakmış.
Üstün bir gayretle, adeta canını dişine takarak talebesini Ural’ın vahşi ve yırtıcı kollarından çekip koparmış. Avı elinden alınan koca nehir öfkeyle kudurmuş. Yasin, güç bela, ite kaka öğrencisini selamet kıyısına ulaştırmayı başarmış, fakat nehrin gazabına kendisi yakalanmış. Talebesini yukarıya, hayata doğru ittikçe nehrin tabanındaki hain bataklık Yasin’i dipsiz derinliklerine doğru çekmiş ve onu çamurlu, karanlık bağrına hapsetmiş. Kıyıda kalan öğrencileri, kanadı kırık kuşlar gibi çırpınmış nehrin kenarında. Bozkırlarda dörtnala koşan o yağız küheylanın önü, ecel fermanıyla kesilmiş.
Bu acı haber ana ocağına, memlekete ulaştığında annesi Esma Hanım “Biliyordum zaten, biliyordum.” diyerek oracıkta yığılıp kalmış.
Kazaklar, Yasin’i bırakmak istememişler. “Bizim evlatlarımız, bizim geleceğimiz için canını feda eden bu genç fidanı kendi topraklarımıza dikmek, onu bir hürriyet bayrağı gibi Kazakistan bozkırlarında sonsuza dek dalgalandırmak istiyoruz.” demişler. Böylece Asya’nın bağrına, toprağı uyandıracak bir cemre gibi düşmüş Yasin.
Evladının aziz bedeni Tanrı Dağları’nın eteklerinde kalınca Yasin’in annesi Esma Hanım’a ve babası Sinan Bey’e koca Türkiye dar gelmeye başlamış. “Bizim iller ıssız kaldı, bizim eller sensiz öksüz kaldı oğlum. Sensiz yapamadık.” diyerek neleri var, neleri yoksa satıp savmışlar ve bir daha dönmemek üzere, Yasin’lerinin koynunda yattığı topraklara hicret etmişler.
İlk geldikleri günlerin birinde Yasin’in annesi, Ural Nehri’ne nazır bir evde misafir olmuş.
Yasin’in annesinin eve misafir olarak ayak bastığı o ilk günden beri evin nehre bakan bütün pencereleri, kalın perdelerin ardında bir sır gibi gizlenmiş.
Bir ara mutfaktaki işleri için odadan ayrılan ev sahibi Alime Hanım, geri döndüğünde Yasin’in annesini o yasaklı perdeyi hafifçe aralamış, gözlerini nehrin akışına dikmiş bir vaziyette bulmuş.
Baharın uyanışıyla birlikte, kıyılarını süsleyen ağaçların çiçek tünelleri arasından süzülen Ural, sularını nazlı bir gelin edasıyla sessizce akıtıyormuş.
Yasin’in annesi, dudaklarından dökülen sessiz bir soruyla nehrin adını sormuş.
Alime Hanım, mahzun bir çehre ve mahcup bir fısıltıyla “Ural.” demiş.
Ural… Esma Hanım’ın ciğerparesini, gencecik evladını yutan o gaddar nehrin adı. Alime Hanım, bu talihsiz ismi telaffuz eder etmez acılı kadının yüreğindeki yangının harlanmasından, feryat figan edip göğe beddualar savurmasından korkmuş, endişeyle ürpermiş.
Ne var ki Esma Hanım, umulmadık bir sükûnetin asaletine bürünerek “Rabb’im ne güzel yaratmış.” demiş ve perdeyi usulca indirmiş.
Esma Hanım ve Sinan Bey şimdilerde Almatı’da, helalinden bir lokma için süt ürünleri imal edip satarak geçiniyorlarmış. Kendi yağlarında kavrulup gidiyorlarmış işte. O koca bulaşıkları Esma Hanım, nasırlı elleriyle yıkıyormuş. Türk ve Kazak hanımları bir araya gelerek bu kahraman kadını gıyabında “Yılın Annesi” seçmişler. Kendisine bir bulaşık makinesi hediye etmek istemişler. Lakin o bu zarif teklifi nazikçe geri çevirmiş. Hatta devletin kendisine bağlamak istediği şehit aylığını bile “Ben yavrumu dünyalık bir maaş için değil, yalnızca Allah rızası için feda ettim.” diyerek kabul etmemiş.
Sonraki gün rehberimiz bizi, Tanrı Dağları’nın o heybetli eteklerinde sükûnetle uyuyan “önden giden atlılar”ın ebedî istirahatgâhına götürdü.
Bozkırda yine kar yağıyordu…
Bir meleğin okşayışı kadar zarif, hafif ve tatlı…
Yeryüzündeki hiçbir canlıyı, hiçbir kalbi incitmekten korkarcasına, usulca…
İlk muhacirlerden Dr. Hüseyin Rençber, Refik Kubur, secdede ruhunu Rahman’a teslim eden Canker Bey gibi nice yiğitler; sabahın şafağını beklemeden sevda uğruna yollara düşen o önden giden atlılar, şimdi cennetten bir köşe gibi duran bu sessiz bahçede yan yana uyuyorlardı. Tanrı Dağları, beyaz ve haşmetli bir anıt gibi bu yiğitlerin başucunda nöbet tutarcasına yükseliyordu.
Daha serpilip büyümeden, gök ekinler gibi erkenden biçilmiş gencecik bir yiğidin başucunda durduk. Karların ve gökten inen temiz suların defalarca yıkadığı o soğuk mermer taşa bizim de buğulu, yaşlı gözlerimiz takıldı. Taşın üzerinde, zamanı durduran o isim kazılıydı:
Tanrı Dağı Şehidi Yasin Çalkım. SAMANYOLUHABER









